Ortadoğu’da Çocuk Olmak

Ortadoğu’da Çocuk Olmak


Ortadoğu’da Çocuk Olmak

 

 

Geçtiğimiz günlerde 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı dolayısıyla ülkemizin dört bir yanında etkinlikler yapıldı. Bayram vesilesi ile çocukların görüşlerine yer verildi, bayramın çocuklar için ifade ettiği anlam ve muhteva üzerinde duruldu. Gönül isterdi ki,  böylesine önemli bir günde, İslam coğrafyasından yükselen çocuk çığlıklarına merhem olabilecek kalıcı bir çözüme ulaşılsın ve çocukların yüzlerinde eskisi gibi yine tebessüm çiçekleri açsın. Fakat henüz sembolik görüntülerin dışına çıkmış değiliz.

Çocuk ve bayram kavramlarının yan yana gelmesi zihinlerimizde olumlu çağrışımlar yapsa da, fotoğrafın arka tarafından hep katledilen çocukların siluetleri var. O yüzden sembolik bir anlam ifade eden bayramlar içimize su serpmiyor, aksine sorumluluğumuzu yüzümüze tokat vuruyor ve bize neler yapmamız gerektiğini hatırlatıyor.

Çocuk deyince tasavvurlarımızda, oyunların engin dünyasında koşturan o küçücük bedenli bireyler canlanır öyle değil mi? Ama zulmün hâkim olduğu coğrafyalarda çocuklar oyunlarla tanışma imkânı bulamıyor ve daha yaşamın başında küçücük bedenlere sığınmış erişkinlere dönüşüyorlar. 

Bizim coğrafyamızda çocuk olmak, ağır bir yükü tek başına omuzlamayı gerektiriyor. Eğer savaşın göbeğinde doğup büyümüşseniz ölüm, açlık, yoksulluk ve yalnızlıkla yaşamayı öğrenmek zorundasınızdır. Zira insan hak ve özgürlüklerinden dem vuran Siyonist-kapitalist zorbaların tek hedefi sizi aciz bırakıp, kaynaklarınızı, topraklarınızı ve değerlerinizi sömürebilmektir. Bu zümrelerin dünyalarında vicdan, adalet, merhamet ve diğerkâmlığa yer yoktur. O yüzden savaşın birinci mağduru hep zayıflar yani çocuklar oluyor…

Eğer öyle olmasaydı masumiyetiyle zihinlerimize kazınan Umran’ın acı dolu bakışları kör dünyanın vicdanını harekete geçirir, Halep’te katledilen 100 çocuğun hesabı sorulurdu. Eğer öyle olmasaydı İbdib’de boğularak hayata veda eden o çocukların hakları sorulur ve adaletin katilleri hak ettikleri cezayı alırlardı.

Eğer öyle olmasaydı Aylan’ın kıyıya vuran fotoğrafı bir sanat eseri gibi algılanmaz, bütün dünyayı ayağa kaldırırdı.

Eğer öyle olmasaydı babasının kucağında katledilen Muhammed Ed-Durra’nın katilleri hak ettikleri cezayı bulur ve acılı babanın yüreğine su serpilirdi.

Eğer öyle olmasaydı Ahmet Ali Hasan El-Kasimi’nin çığlıkları uyuyan vicdanları uyandırır ve zorbalara hesap sorulurdu.

Peki, Ortadoğu’da çocuklar acımasızca katledilirken bizler çözümü kimden ya da kimlerden bekleyeceğiz? Olayın sadece fotoğrafını çeken ve istatistikî bilgilerle yetinen BM Çocuk Hakları Sözleşmesi yetkililerinden mi? Sözde çocukların haklarını korumak için kurulan UNICEF çalışanlarından mı? Hayır… Zira bu kuruluşların bugüne kadar bir çözüm ürettiklerine şahit olmadık olma imkânımız da yok. O yüzden öncelikle maruz kaldığımız tefrika hastalığından kurtulup İslam birliği ekseninde bir araya gelmeli ve yaşanan işgallere son vermeliyiz.

 

 

milli gazete

Google+ WhatsApp