Oğulpınar hudut karakolunda akşamüstü…

Oğulpınar hudut karakolunda akşamüstü…


Oğulpınar hudut karakolunda akşamüstü…

 

 

Son yıllarda kaç kez Hatay sınırına gittim, sayısını hatırlamıyorum. Sınır hattında ve ötesinde dolaşırken hissettiğim kalp acısının etkisi, İstanbul’a döndüğümde bazen haftalar, bazen aylar sürerdi. Türkiye-Suriye sınır hattı bana her seferinde Araf’taymışım gibi hissettirirdi. Bizi dünya üzerinde cehennemin yaşandığı topraklardan ayıran uzun hat… Hatay’dan ya da Kilis’ten karşıya geçtiğinizde gördükleriniz, duyduklarınız zihninizde uzun süre yer edecek, evinize döndüğünüzde içinizde bir çıban gibi sızlamayı sürdürecek acılardan ibaretti.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 

Rejim bombardımanlarından yalın ayak, üstünde sadece bir kat geceliğiyle kaçmış, sınırın hemen dibindeki zeytin ağaçlarının olduğu yere gelip çökmüş kadınlar, genç kızlar mı görmedim… Ömür boyu sürecek sakatlıklar olarak iç savaşın izlerini vücutlarında taşıyan uzuvlarını kaybetmiş çocuklar mı… Esad’ın zindanlarında gördüğü işkencelerde dişleri sökülmüş, tırnakları çekilmiş kadınlar adamlar mı, gördüklerinden, yaşadıklarından delirmiş yaşlılar mı… Sınır hattından uzaklaşıp derinlere ilerlemeye başladığınızda iç savaşın tehdidini an ben an üstünüzde hissetmeye başlardınız. Her an bir bomba üzerinize düşebilir, pusuya yatmış keskin nişancılar tarafından hedef alınabilir ya da teröristler tarafından kaçırılabilirdiniz.

Sınır hattında sayısı milyonlara ulaşan insanların, derme çatma yerlerde kışın dondurucu soğuğunda ya da yazın kavurucu sıcağında, yardıma muhtaç halleri mi daha dayanılmazdı yoksa geçtiğimiz yollarda yaşadıklarını anlatırken “Şurada Ahmed’le Omar’ı vurdular, gecenin çökmesini bekledik. Onları ağaçların altına gömdük. Küreğimiz yoktu, toprağı ellerimizle kazdık. Sonra yola devam ettik,” gibi cümleleri günlük bir rutinden bahseder gibi anlatan, bir zamanlar öğretmen, fırıncı, doktorken evini, yurdunu, toprağını korumak için savaşa girmiş insanların hikâyeleri mi… Bilmiyorum.

Sırtınıza yüklediğiniz dramların ağırlığıyla sınıra arkanızı dönüp Türkiye’ye geçtiğinizde, bu kez buradaki Suriyelilerle onlara kapılarını açmış Türklerin yaşadıkları sıkıntıları görürdünüz. Nüfusunun 3 katı, 5 katı Suriyeliyi ağırlayan ilçelerde, sadece iş, ev bulamamak gibi sorunlar yaşanmıyordu; aynı zamanda her an karşı taraftan gelebilecek bir havan mermisi ihtimaliyle yaşıyorlardı.

Fırat Kalkanı Harekâtı sonrası Cerablus’u, Çobanbey’i, Dabık’ı, el Bab’ı ilk gördüğümde, değişimi fark etmemem imkânsızdı. Tabi ki elimizde sihirli değnek yoktu, tabi ki savaş devam ediyordu ama Türkiye’nin elinin değdiğini, bayrağının gölgesinin buralara düştüğünü hissediyordunuz. En basitinden güvende hissediyordunuz; basit ama güvende hissetmenin yaşayabilmenin temel koşulu olduğunu anlıyordunuz.

Pazar günü, Cumhurbaşkanı Erdoğan Oğulpınar Hudut Karakolu’nu ziyaret etti. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın, Kuvvet Komutanlarının, bazı bakanların da eşlik ettiği Erdoğan’ın, Başkomutan sıfatıyla askeri kamuflajlarıyla o küçük sınır karakoluna girişinden itibaren, basın mensuplarının kendisini yakından takip edebilmeleri için davet edildiği diğer etkinliklerde olmayan bir başka vaziyet, başka bir hissiyat vardı orada. Yapılan işin manasına yaraşır, onurlu ama alçak gönüllü, duygu yüklü ama hamasetten uzak, ciddiyet dolu ama protokole boğulmamış, birlik ve beraberlik ruhuyla bezeli ama aşırılıklardan arınmış program, şehitlerimize yaraşır ama yaşamakta olan askerimize de moral verecek şekilde planlanmıştı.

Doğrusu, yola çıkarken o akşamüstü o kadar özel ve etkileyici bir resmin içinde olacağımı tahmin etmemiştim. Açık ve gizli düşmanlarımızın üç kilometre ötede olan bitene karşı elimizi, kolumuzu, içeriden ve dışarıdan bağlayıp, yapacakları yeni dizayna sadece seyirci kalmamızı istedikleri günlerde çaresizlik hissiyle buralarda dolaştığım günlerin hafızama kazınan anıları silen bir tabloydu karşımdaki. Güneş sarının, turuncunun, kırmızının en şahane tonlarında batmaktaydı, sanki hava durumu bile oradaki manayı bozmamak istercesine en mükemmel halindeydi. Karşıda düşman eliyle oluşturulan cehenneme inat, adeta “Cennet var,” diye bağırıyordu. Üniformalarını giymiş gencecik fidanların yüreğine yerleşebilecek endişeyi silen, hepimize “Korkmayın, güvendesiniz,” diyen Türk bayrağının ardında Suriye tepelerinin üstünde güzelliğiyle göz kamaştıran gurup vaktine bakarken, dünyanın hiçbir yerinde böyle güzel bir manzara görmediğimi düşündüm.

Cumhurbaşkanı’nın askerler, sanatçılar ve sporcularla samimi çay sohbetini müteakip uzun süren vedalaşmanın ardından gece çöktüğünde otobüslere yerleştiğimizde ancak fark ettim sosyal medyada o anlara dair yazılan çizilenleri. İnternet artık 7/24 hayatımızda ve bu kadar şöhretli insanın böyle bir ortamda bir araya gelmesi elbette günün en çok konuşulan olayıydı. Ama harekata desteklerini göstermek ve askerimize moral desteği vermek için oraya gelen ünlü kalabalığa karşı insafsızca yazılıp çizilenler, orada yaşananlara şahit olmuş beni gerçekten üzdü.

Onlar şarkıcılar, sinemacılar… Onlar eğlence dünyasının gözde isimleri… Onlar o karakoldaki erlerin belki de tek eğlencesi dizilerde, filmlerde, şarkılarda, maçlarda imzası olan yüzler… Ne olmuş askere mal olmuş ‘Yaylalar yaylalar’ türküsünü Afrin’e uyarlayıp biraz tebessüm ettilerse, acıklı bir türkü söyleyip birlikte duygulandılarsa… Bu samimi manzarayı “Vur patlasın çal oynasın takılıyorlar” şeklinde eleştirilerle, Zeytin Dalı Harekatı’nın başarısından rahatsız olanlardan başka kim kirletebilir? Magazin yanlarıyla, eğlenceli kişilikleriyle, hatta delidolu hayatlarıyla haberlere konu olan bu insanların, Seda Sayan’ın, Sibel Can’ın, Hande Yener’in, Mustafa Sandal’ın ve diğerlerinin olabilecek en alçakgönüllü hallerinde oraya gelmeleri, askere moral ve destek vermeye çalışmaları sadece takdiri hak ediyor bana kalırsa. Ajda Pekkan gibi bir süperstarın, hele hele İbrahim Tatlıses gibi sağlık sorunlarına rağmen yaşayacağı zorluğu göze alarak oraya gelen bir dev ismin, alıştıkları konfordan uzak bir yolculukta sergiledikleri mütevazı tavırlar ve yorulsalar bile her daim objektiflere gülümsemeleri beni çok etkiledi. Onlara “helal olsun,” diyor ve bu güzel ziyarete çamur atmaya çalışanları ayıplıyorum.

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp