Öğretmen öldürmek…

Öğretmen öldürmek…


Öğretmen öldürmek…

 

 

Haber bültenlerinde tinerci çocuklardan, sokak çocuklarından, hırsız-uğursuz gençlerden, birden “öğretmenini katleden Hukuk Fakültesi dördüncü sınıf öğrencisi” karşımıza çıkmaz mı? Apıştık kaldık!

Hadi diyelim ki, “eğitimsiz ve ailesiz gençler suç makinesine dönüşüyor”, peki üniversite son sınıfa kadar gelmiş “iyi aile çocukları” nasıl bu hale geliyor?

“Suçu” tartışırken, “suçlu” üreten nedenleri ıskalıyoruz sanırım: “Sonuçlar”a odaklanıp sebepleri kaçırıyoruz.

Bazen bir “pazar poşeti” ya da kedi-köpek hikâyesi “insanlık dramı”nın önüne geçebiliyor! Oysa asıl “facia”, Türkiye’nin insan kaynaklarının kuruması, hemen hiçbir alanda “önder insan” yetiştirememesidir. 

Oysa geçmişimiz, yalnız zaferler açısından değil, insan kaynakları açısından da çok zengin. Tarihimizin her yılına birkaç “önder insan” düşüyor. Günümüz ise tamı tamına bir “kaht-ı rical” (adam kıtlığı)!Peki, dün başarabildiğimizi bugün neden başaramıyoruz?

Açık ki, hem geçmişimizin uzağına, hem de “zamane”nin tuzağına düştük! Ne kendimizi keşfedebildik, ne başkalarını (Avrupa filan) kavrayabildik: Bir kısır döngü (fasit daire) içinde debelenip duruyoruz.

Tarihimize baktığımızda görünen o ki, ninelerimizin ve dedelerimizin “önder insan” yetiştirme konusunda iyi sonuçlar veren bir eğitim metodları varmış. O metod sayesinde, bugün hasretle andığımız “önder insan”a ulaşmışlar. 

Böyle olmasaydı, Sultan Dördüncü Murad döneminde İstanbul’a gelip idari hayatımızla birlikte sosyal hayatımızı da inceleyen ve “Türkiye Seyahatnâmesi”adıyla yayınlayan meşhur Fransız yazar Sör Clausier du Loir,“Hiç şüphesiz ki, ahlâk bakımından Türk medeni hayatı bütün cihana örnek olabilecek vaziyettedir” der miydi? 

Başka bir Fransız gezgini A. Brayer hafızamıza şunları kaydediyor: (çocuklar) İslâm terbiyesiyle ıslah edildikleri için, kendi aralarında sakin sakin oynayıp eğlenirler. Onlara anneanneleri değişik menkıbeler anlatır, hayat tecrübelerini aktarırlar.” (Neuf Année a Constantipole, Paris, 1836). 

Son olarak İngiliz gezgin ve yazar Thornton’dan flaş bir tespit aktaralım: “Türklerin ahlâkı, çocuklukta iyilik telkini alarak değil, toplumda kötü örnek görmeyerek gelişir...”

Bence konunun nirengi noktası budur. Günümüz toplumunda kötü örnek çok, iyi örnek ise “yok” denecek kadar az. Çocuklarımız “kötü örnek”lerle iç içe büyüyor. Sonuçta “kötü” ve “kötülük” normalleşiyor, sıradanlaşıyor, tabiatiyle de kanıksanıyor.

Eski babaların başarı hikâyeleri vardı, şimdiki babaların askerlik anıları dışında hiçbir hikâyeleri yok!

Eski annelerin birinci görevi “iyi çocuk” yetiştirmekti, şimdiki anneler o kadar meşgul ki, çocuklarına vakit ayıramıyor!..

Şimdiki anneanneler, babaanneler ve dedeler, torunlarını ayda-yılda bir görebiliyor, kendi kıssa ve menkıbelerini torunlarıyla paylaşacak vakti bulamıyorlar!

Sonuç olarak çocuklar televizyonun, bilgisayarın etkisinde büyüyor. Vakitlerinin çoğunu ekranlarla iç içe geçiriyorlar: Envai çeşit pornografi, şiddet, tecavüz, savaş, soygun, vurgun örneklerini izleyerek büyüyorlar.

İrfansız eğitim sistemi”nin kıskacında zikirsiz, fikirsiz, şiirsiz, şuursuz, sanatsız, edebiyatsız bir ortamda yetişiyorlar! Kalbleri katılaşıyor, duyguları köreliyor, duyarlılıkları ölüyor.

Kedilerin patilerini, köpeklerin kuyruklarını kesmekten başlayıp, nihayet işi öğretmenlerini, hatta anne-babalarını öldürmeye kadar götürebiliyorlar.

Ey benim devletimin Milli Eğitim Bakanı! İlkokulda teslim alıp, Hukuk Fakültesi’nin son sınıfına kadar okuttuğunuz bir çocuğa, öğretmene sevgi ve saygıyı bir yana bırakın, hukukun ilk prensibinin “insanı yaşatmak” olduğunu dahi öğretememişseniz, bunca yıl ne öğrettiniz?

Aile ve çevre faktörünü de konuşmamız lâzım, ama artık devamında inşallah… 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp