Nereden nereye geldik?

Nereden nereye geldik?


Nereden nereye geldik?

 

 

Antalya’nın küçük bir ilçesinde dünyaya geldim. Ailemin büyük bir kısmı hâlâ geçimlerini tarımdan sağlıyorlar. O yüzden mutfağımıza taşıdığımız ürünlerin hangi şartlarda ve nasıl yetiştiğini iyi bilirim. Saf halini koruyabilmiş toprağı, suyu, havayı, meyveyi, sebzeyi tanırım.

Başımı çevirip çocukluğumun geçtiği şehre baktığımda zihnimde kolonya kokulu narenciye bahçeleri, dağlara boylu boyunca uzanmış muz ağaçları, kıyıları kaplayan seralar canlanır. O zamanlar tarımla uğraşan aile yakınlarım sezon sonu birkaç tohumluk ürün bırakır ve bu ürünlerin çekirdeğini alıp bir yıl sonrasına hazırlarlardı. Çekirdekler nemlendirilir, çimlendirilir, fideye dönüşür ve seralara tekrar ekilirdi. O zamanlar tükettiğimiz ürünlerin fıtratları bozulmuş değildi ve bizler ürünleri dalından koparırken önce kokusu ile tanışırdık.

İfadelerim sizi yanıltmasın çok zaman değil otuz kırk yıl öncesinden bahsediyorum. Ama bu zaman zarfında hayatımızda ne çok şey değişti öyle değil mi? İlginçtir kırk yıl sonra manavda pazarda karşılaştığım kişilerin alacakları ürüne bakarken esnafa yaklaşıp “organik mi” diye sorduklarına şahit oluyorum. Müşterilerin bu hassasiyetini bilen satıcılar kolaylıkla hileye başvurabiliyor, boyanmış ekmeği, genetiği değiştirilmiş meyve ve sebzeleri organik ürünler adı altında fahiş fiyatlara satıyor. Oysa bugün ne yediklerimiz ne de içtiklerimiz doğal halini koruyabilmiş değil. Sadece insanın değil tükettiğimiz ürünlerin de genetiği bozuldu.

Genetiği değiştirilmiş ürünlerin getirdiği sağlık sorunlarına dair haberlerin ardı kesilmiyor. Küresel odaklar bizi sadece silahlarla vurmuyor, yediğimiz ürünleri kontrol altına alarak bizi sağlığımızla tehdit ediyor. Fakat çözüm bulamıyoruz… Yapılan anlaşmalar ve buna binaen ithal edilen tohumlar bizi karşı tarafa bağımlı kılıyor ne acı değil mi? İthal ürünler arasında mutfağımızdan eksik etmediğimiz patates, çilek, mısır, domates ve yeşilbiber başı çekiyor.   Avrupa’da yasaklanan birçok ürün ülkemizde rahatlıkla pazarlanıyor ve mutfağımıza kadar ulaşarak hastalığa dönüşüyor. Pazardan, manavdan aldığımız sebze ve meyveler, et ve süt ürünlerinin sağlığımız için ciddi riskler taşıdığını biliyoruz fakat başka bir seçeneğimiz olmadığı için tüketiyoruz.

Marketlerden satın aldığımız et, süt, yumurta ve hazır gıdaların içinde kansere, astıma, kalp rahatsızlıklarına, demansa ve felçlere sebebiyet verecek kimyasal maddelerin bulunup bulunmadığından haberimiz yok. Bildiğimiz tek şey var, hastalıklar gittikçe artıyor, insanlar güne yorgun bitkin ve enerjisi tükenmiş vaziyette başlıyorlar ve tükettiğimiz hiçbir şeyin tadı ve kokusu yok. Tarımda kullanılan kimyasallar, hormonlar ve koku verici ya da koruyucu maddeler ise sağlığımız için risk taşıyor fakat derdimizi kime anlatacağız ki!

 

milli gazete

Google+ WhatsApp