Nerede o eski köyler, eski köylüler

Nerede o eski köyler, eski köylüler


Hızlı geçen ömrün işaret taşlarıdır, bayramlar. Belli yaşa gelmiş olanlar her yaşadıklarını kolay kolay hatırlayamazlar, ama bayramları kimse kolay kolay unutamaz.

“Ah nerede o eski bayramlar” derken çekilen hasretsoluğunun içinde insanın kendi çocukluğu da vardır.

Benim çocukluğum, Doğu Karadeniz sahil şeridine sere serpe uzanmış bir köyde geçti. Önümüz “derya deniz” ardımız ormanlıktı. Her mevsim mavi ile yeşil iç içe girer, hemen her mevsim tabiat renk ziyafeti çekerdi.

Gerçi köyümde yaşamıyorum, ama köyümü her zaman yaşıyorum. Ayrıca hemen her yıl, çocukluğumla buluşmak üzere köyüme gidiyorum.

Hasretimi yapraklarındaki şebnemlerde saklayan ıhlamurların altında gölgeleniyor, aradan geçen yıllara rağmen diri kalabilen özlemime şaşıyorum.  

Attığım her adım, çocukluğumu uzatıyor kollarıma: Kollarımda çocukluğumu ninnilerken, çocuksu heyecanlar duyuyorum...

Çok gerilerde kaldığını sandığı çocuksu heyecanları yeniden yaşamak, sonsuz bir haz verir insana. Dünden bugüne gelen zamanın her kavşağında dikilen hatıralarda yazılı kitabelerde çocukluğunuzu okumaya çalışırsınız…

Ömür takviminizin her silik satırı yüreğinizde ürperir. 

Oysa hiçbir şey eski halinde kalmamış, her şey değişmiştir…

Meselâ, rahmetli anacığımın omuzlarında, kim bilir kaç kez çıktığım kaldırımlar çoktan asfalt yol oldu…

Oflu Hoca’nın minare yerine kullandığı kiraz ağacı kesilip yakıldı, yeri bile betonlaştırıldı…

Saklambaç oynarken, varlığımı sır perdesiyle sarıp sarmalayan otluğun yerine iki katlı beyaz badanalı bir ev dikildi…

Rahmetli babamın buruşuk kravatını takıp gittiğim son düğün evi, sahipleri tarafından terk edildi… 

Çift sürüp mısır ektiğimiz tarlaya önce çay ekildi, sonra da parsellenip satıldı…

Hatıralarını yüreğimde düğümlenen ilkokulum, Arı Üretim Merkezi’ne dönüştürüldü... 

Milli bayramlarda altı delik lastik ayakkabılarınızı vura vura “cumhuriyet/ Hürriyet” kafiyeli şiirler okuduğum merdiven bakımsızlıktan çöktü…

Belki Başöğretmenim bile ölmüştü, ama hayaller ölümsüzdü, her milli bayram sabahı, şimdi yıkık merdivenin başında dirilir, bacaklarının üstünde yaylanarak, “Çocuklar” derdi, “bayramınız kutlu olsun!”

Neden “mübarek olsun” yerine “kutlu olsun” demeyi tercih ettiğini anlamaya çalışırdım: “Acaba ‘mübarek’ sözcüğünün yüreklere ektiği tohumların filizlenmesinden mi ürküyor?” diye düşünmekten, kendimi alamazdım.

Dini bayramlarda “Mübarek olsun” denirdi, milli bayramlarda “kutlu olsun”!

Evde “mübarek”, okulda “kutlu”!

Evde “En çok Allah’ı seviyorum”, okulda “Atatürk’ü seviyorum!”

Hayat girift, ama kısa bir mektup gibi: Çabucak okunuyor, fakat çabucak kavranamıyor, özüne kolaylıkla ulaşılamıyor. Hayatın özüne ulaşıncaya kadar yalpalıyor, insan... 

Her “mükemmel”e bir “tesadüf” kulpu takıyor.

İlk bakışta “tesadüf” gibi görünen kimi olguların, aslında tüm ayrıntıları hesaplanmış ince bir plân olduğu gerçeğine ulaşıncaya kadar yalpalayan gençliğimin bir bölümüne yüreğim hâlâ yanar. Bu yüzden eğitim sistemine hâlâ çok kızarım.

Nihayet ekolojik dengede kendini açığa vuran “ezeliyet sırrı”nın tesadüflerle örülmüş değil, derin bir ilim ve hikmetle oldurulmuş fevkalâdelikler olduğunu fark ettim. Hayatın sırrı çözülür gibi oldu. Yaradılışın özündeki mucizeyi görmeye başladım: Meğer hayat zincirleme yardımlaşma imiş…

Google+ WhatsApp