Nerede o eski bayram namazları!

Nerede o eski bayram namazları!


Elimizdeki “bayram namazı” nimetinin kadr-u kıymetini bilemediğimiz için mi acaba, bu sene elimizden alındı?..
Selâtin camilerinde bayram namazı kılmak mü’min yürekleri tazeleyen bir güzellikti.
Eskiden kadim şehirlerin halkları da bayram namazlarını selâtin camilerinde büyük kalabalıklarla kılarlardı. Bir ağızdan getirilen tekbirler yeri-göğü inletirdi.
Namazdan sonra vüzerâ, ekâbir-i rical ve diğer üst düzey memurlar, merasim kıyafeti içinde padişahla bayramlaşmak için sarayın yolunu tutarken halk evlerine dönerdi.
Konak sahipleri, önce hareme uğrar, resmi elbisesini değiştirir, bir fincan kahve içer, azıcık dinlenir, ardından ailenin tebriklerini kabul ederlerdi.
Bayram namazları bazen “Musallâ” (namazgâh) denilen açık arazide kılınırdı: Namazgâhlar bayramdan bir iki gün evvel iyice temizlenir ve namaza hazır hale getirilirdi.
Halk bayram namazları için, omuzlarında seccadeleri olduğu halde gecenin yarısından itibaren meydanlara akın ederlerdi. Bazen cemaat alana sığmaz, ara sokaklara yayılır, böylece “yeryüzü mescid”e dönüşürdü.
Zaten de amaç buydu: Müslüman’ın alnının her yerde secdeye gidebileceğini dosta-düşmana göstermekti.
Bu manzarayı yaşamak için, halk uzak mahallelerden gelirdi. Turistler çepe çevre meydanı kuşatırdı. Kadınlar ve çocuklar ise, namaz kılınacak meydana bakan evlerde oturan akrabalarına misafir olur, pencerelerden namazı seyrederlerdi.
Bu da kadınlar ve çocuklar için ayrı bir “bayram eğlencesi” olurdu.
Ondört yıl boyunca Avrupa’daki Türk topraklarını ve Anadolu’yu gezen Fransız saray nazırı Jacques de Villamont (1558-1628?), “Les Voyageurs du Seigneur Villamont” (Bay Villamont’un Yolcuları) isimli, 1596 yılında yayınlanan eserinde, eski bayramlarımızın önemini şöyle vurguluyor:
...kimin bir düşmanı varsa gidip ondan af dilemekle mükelleftir. Öteki de el öpmeden ve musâfaha (el sıkışma) da etmeden evvel affettiğini söylemek mecbûriyetindedir. Aksi takdirde bayramlarının mübârek olması mümkün değildir. Bu esasa riâyet etmeyen kimseler ise, neredeyse fâsık telâkkî edilirler.
Du Loir ise şunları yazıyor:
“Her bayramın birinci günü Türkler için umûmî bir barış günüdür. Birbirlerine rastladıklarında musâfaha ederler ve küçük olan büyüğünün elini öptükten sonra alnına koyup ‘Bayramın mübârek olsun!’ der.”
İnsaflı müsteşriklerin (oryantalist) anladıklarını “bizden bazıları”nın hâlâ anlamamakta direnmesi ve (misal) kurban bayramında “kan dökülüyor” diye feryat etmesi, hayvan sevgisinden değil, gelse gelse “din düşmanlığı”ndan gelen bir nasipsizliktir.
Bir taraftan kebapları kemirirken, diğer taraftan “hayvan hakları” ayağına yatıp “kurban”a laf sokmanın başka anlamı olamaz.
Ramazan Bayramına ısrarla ve inatla “şeker bayramı” demek de anlamsız bir sapmadır.
Bayramınız tekrar tekrar mübarek olsun.

Google+ WhatsApp