Ne kadar sakinim?

Ne kadar sakinim?


İnternette insanın başına ne zaman ne geleceği hiç belli olmuyor, kapılıp gittiğiniz mecradan geri dönüşünüzün bir garantisi yok. İnternete karşı düşüncelerinizin ve güya aldığınız zihinsel tedbirlerin ilk birkaç adımdan sonra size pek faydası olmuyor. Neden bahsediyorum? Bugün başıma gelen ve parmak uçlarımdan başlayarak bütün bünyemi adım adım ele geçiren bir dizi acayip şeyden! Boşta bulunup oldukça basit ve masum görünen bir sorunun peşine takıldım ve sanal gezegende şu an neresi olduğu hakkında en ufak bir fikrimin olmadığı bir yerlere sürüklenmiş ve yüksek ihtimalle oralarda mahsur kalmış durumdayım.

O basit ve masum soru şuydu: Ne kadar sakinsiniz? Merakları insanı her zaman tekin muhitlere götürmüyor. Bunu herhalde her insan tecrübe etmiş ve hayatında en azından üç beş kere “Hay merakımın içine...” noktasına kadar gelmiştir. İşte ben bugün tam bu noktadayım ve evet, noktalı kısmı doldurarak cümlenin devamını getirmek durumundayım.

Bir insan ne kadar sakin olup olmadığını bilemez mi? Aslında bilebilir; nabız ateşi, vücut harareti, el kol hareketleri, öfke, korku ya da heyecan sinyallerinin üstümüze hücumu gibi birçok haller var ki, bizim o sırada hiç de sakin olmadığımızı bize haber verir. Bütün bunlar yoksa da rahatlıkla sakin olduğumuza kanaat getirebiliriz değil mi? Evet, normalde bu gayet mümkün... Ama biri bize “Ne kadar sakinsiniz?” diye sorarsa durum inanın bir anda değişiyor. “Sakin miyim?”; “Ne kadar sakinim?”, “Sandığım kadar sakin miyim?”, “Belki de o kadar sakin değilim!”, “Sakinliğimi neden kaybettim!” gibi birbirinin peşi sıra zihnimize doluşan kemirgen sorular ve ünlemler, az önceki huzurlu halimizi saniyeler içinde berhava edip bizi bir muammanın içine itiveriyor. İşte o dakikada karşınıza çıkan o soru sizi içine çekiveriyor ve parmağınızın ne ara ‘mouse’a uzandığını ve o ilk yarı şuursuz tıklamanın nasıl gerçekleştiğini anlayamıyorsunuz bile. Sonrası içine düştüğünüz bir solucan deliğinde sürüklenmekten ibaret!

“Ne kadar sakinsiniz?”... Tıklıyorsunuz, az önce zihninize üşüşen bütün o sorular gibi sorular hemen hemen aynı sırayla ardı ardına ekrana geliyor ama hepsi farklı sayfalarda ve hepsine ayrı ayrı tıklamak gerekiyor. Tıklıyorsunuz, sizi bir sonraki tıklamaya mecbur etmek üzere kurgulanmış yeni bir soruyla karşılaşıyorsunuz. Bu yetmezmiş gibi açtığınız her sayfanın sağından solundan, kıyısından köşesinde birtakım bağırgan reklam spotları çıkıyor. Sakinleştirici reklamları, yaşam koçlarının kitapları, kişisel gelişim anonsları, seyahat ilanları, iyi kazanan zamane bilgelerinin konferansları ve saire... Bizi kendisini izlemeye zorlayan bir sürü video cabası, aklınıza gelecek ve çoğunlukla hiç gelmeyecek konularda...

Sayfalar sayfaları kovalıyor ama henüz sakin olup olmadığınız sorusunun cevabından eser yok ortada. Üstünüze çullanan başlıklar, linkler ve önerilerle başa çıkamadığınız için yeni sekmede, yeni pencerede durmadan yeni sayfalar açıyorsunuz, onlar da orada birikip duruyor. Nereden başladığınızı zaten çoktan unutmuş durumdasınız, sürüklenme haliniz giderek baş döndürücü bir hal alıyor, solucan deliği giderek girdaplaşıyor. Zihniniz yanmaya, mideniz bulanmaya, burnunuz kaşınmaya (o niyeyse!) ve elleriniz terlemeye başlıyor. Bir an önce kendinizi bu kabusun dışına atmak istiyorsunuz ama oradan nasıl çıkılır, sakin olup olmamakla ilgili hiçbir sıkıntınızın olmadığı o önceki hayatınıza nasıl dönülür bilemiyorsunuz.

Peki bu büyük kayboluşun içinde cevap namına hiç mi bir şey bulamıyorsunuz?

Eğer cevaptan sayılırsa benim eriştiğim sonuç şu: Hayır, sakin değilim! Hiç sakin değilim! En azından şu anda durum bu!

Google+ WhatsApp