Ne ektik, ne biçiyoruz?

Ne ektik, ne biçiyoruz?


Biz bir ucundan tutmaya gayret ederken bir Ramazan-ı Şerif daha geldi geçiyor. Bu Ramazan’ın diğerlerinden biraz daha farklı olduğu malum... Her Ramazan el çektiğimiz şeylerden biraz daha fazlası icap etti bu sene. Sokaklardan da çekildik, şenlikli iftar sofralarından, toplu kılınan teravihlerden, camilerde, evlerde insanları bir araya getiren mukabelelerden, bütün bunları vesile kılarak canlandırdığımız sohbetlerden... Yalan yok, biraz neşemiz kaçtı, aramadık değil Ramazan’ın şehre, kasabaya damgasını vuran bu görünür güzelliklerini. Ama diğer taraftan bakınca, bu da bir imtihandı belki hepimiz için. Ramazan geldi deyince hayatımıza gelip yerleşiveren bütün bu geleneksel hareket kesiliverince, kulların Ramazan’ından, orucundan geriye ne kalıyor, onu bize aşikâr kılmayı murad etti Allah-u âlem Rabbimiz. O her halimizi, bizde olduğu halde bizim bilmediklerimizi dahi bildiğine göre, buradan dersini alması gereken yine bizleriz. İşin şenliği, şatafatı, heyecanı gidince, geriye Ramazan’a herhalde çok yakışacak olan sükûnet gelip ilişti mi hayatımıza acep? O sükûnet ki, adı üstünde bir tür gürültüsüzlük ikramıdır, başka zaman duyamadığını duyurur, göremediğini gösterir, fikredemediğini fikrettirir olsa gerektir. İnşallah öyledir, gönül yaşlarımız bir yaş daha büyümüştür bu rahmetle arınıp durulanma, kendini tutma ve nefsin dizginlerini tutup bir parça da olsa içimize dönerek sükûneti arama mevsiminde.

Pandemi şartlarında insan sokaklardan çekilince, şehirlerin havası suyu temizlendi diyorlar haberlerde. Öyle olmalı, yunuslar oynaşır olmuş çünkü denizi olan şehirlerin kıyıcığında. Var mıdır böyle bir adetleri, eğlenceleri, bilmem ama en azından benim duymuşluğum yok. Olmuşsa da belki çok eskilerde olmuştur. Şehirlerin havasının suyunun bir nebze de olsa arınmış, temizlenmiş olması güzel... Şunu da görmek gerek ama: İnsan düşüncesizliği, hoyratlığı ve nobranlığıyla nasıl da kire pasa boğuyormuş meğer hayatı, nasıl da nefesini kesiyormuş şehirlerin. Tıpkı günahların, nefsaniyetin, azgınlığın insana yaptığı gibi... Belki bu değişik Ramazan ayında, yaşadığımız bu zorunlu çekilme hali vesilesiyle nefislerimiz içimizin sokaklarından, caddelerinden azıcık geri çekilmiştir. Canımız bu sayede rahat nefes almaya fırsat bulmuş, günahların, heva ve heveslerin ellerinden biraz kurtulmuştur. Ve nihayet gönüllerimiz nefsaniyetin kirinden, pasından bir parça arınmış temizlenmiştir. İnşallah öyle olmuştur; çünkü bu iklimde gökyüzünden sağanak sağanak yağan rahmettir. Islanabilene ne mutlu!

Ve arayana da ne mutlu... Oruçta gönül sıhhatini, bereketini... Ramazan’da rahmeti, mağfireti... Sabırda kemali, şuur ve idraki... İftarlarda vuslatı, muhabbeti... Ramazan’ın her anında ama hususen son on günü ve gecesinde Leyle-i Kadr’in her şeye gücü yetenin, Kâdir olanın kadrini, fazlını, keremini, ihsanını... Yakalayabilene o bir yıkanıştır; dünyadan, geçmiş zamandan, tortulanmış hata ve günahlardan durulanıştır. Hayatın içinde yeni bir hayatın kapısıdır açıp girene, güzelleşmiş, hafifleşmiş, kanatlanmış olarak her şeye yeniden başlayıştır.

Ne söylesek yere göğe sığmayacak bir mânâyı üç beş kelimeye kilitlemekten öte bir şey gelmiyor aslında elimizden. Aciziz ve tabiatıyla acizdir sözlerimiz de daha fazlasından. Biz gülistanın etrafında dolaşıp duruyoruz sadece, burnumuza gül kokusu gelsin diye. Allah içeri girenlerden eylesin, gönüllerimizi bülbüller gibi güllere meftun eylesin ümit ve niyetiyle...

Aramakla bulunmaz malum, bulanlar arayanlardır ama... Belli ki bir lütuf, bir ikram, kulluk soframıza konmuş bir ikramdır gecelerin içinden gelen. O vakit, baştan ayağa samimiyetle dolarak bekleyelim, hulus-i kalp ile arayalım ki, lütfedilsin, ikram edilsin, gelip canımıza dokunsun bin aydan hayırlı Leyle-i Kadr.

O zaten mübarektir, inşallah bizim o bereketten nasibimiz ola!

Google+ WhatsApp