NATO’da kırılan bardaklar, büyüyen çatlaklar

NATO’da kırılan bardaklar, büyüyen çatlaklar


NATO’da kırılan bardaklar, büyüyen çatlaklar

 

 

Türkiye ile NATO üye ülkeleri arasındaki anlaşmazlık başlıkları artıyor. 

Türkiye’nin, müttefikleriyle yaşadığı sorunlar sonucu temel savunma ihtiyaçlarından birini gidermek için, İttifak’ın başat tehdit olarak gördüğü Rusya’dan S-400 alımı…

Suriye sorunu genelinde yaşanan anlaşmazlıklara eklenen ve Türkiye’nin tek taraflı olarak başlattığı terörle mücadele amaçlı Barış Pınarı Harekatı…

Kıbrıs ve Doğu Akdeniz gerilimi, bunun beraberinde Türkiye’nin uluslararası alanda tanınan Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile geçen hafta yaptığı, Doğu Akdeniz’de sınır yetki alanlarını belirleyen ve Türkiye’nin Libya ile denizden komşu olduğunu netleştiren kritik “münhasır ekonomik bölge anlaşması”

Tüm bu gelişmeler NATO üye ülkeleri ve Türkiye arasındaki harareti kademeli olarak ve gitgide sürat kazanarak artırdı.

Bunlara ek olarak, Türkiye’nin güneyinden gelen tehditlere karşı Ankara’daki NATO Konseyi Toplantısı’nda bir savunma planının onaylandığı, ancak ABD’nin içeriğinde terör örgütü PKK/YPG’nin de olduğu bu plana rezerv koyduğu gerekçesiyle, Türkiye’nin Rusya tehdidine karşı Baltık ülkeleri ile ilgili savunma planını bloke etmesi, Türkiye ile ittifak arasındaki gerilimi kızıştıran son başlık oldu. 

Öyle ki, Türkiye’nin NATO üyelerine şantaj yaptığı mı söylenmedi, veto hakkı mı tartışmaya açılmadı…

Tüm bunlar bir araya geldiğinde, özellikle 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası sıklıkla tartışılmaya başlanan Türkiye’nin NATO üyeliği tartışmalarını da beraberinde getirdi.

Ancak, öte yandan, NATO’nun kendi içinde de daha önce hiç görülmemiş biçimde, tıpkı geçtiğimiz birkaç yıl içerisinde AB içinde olduğu gibi, fikir ayrılıkları ve düşünsel kopmalar yaşanıyor. Tüm dünyada uluslararası kurumların eski önemini ve değerini kaybettiğini düşünürsek bu şaşırtıcı değil. Ancak dünyanın en büyük ve en güçlü askeri işbirliğini temsil eden İttifak içerisindeki bu durum geçici mi kalıcı mı; bu sorunun cevabı her geçen gün daha gri bir alana kayıyor. 

Hatırlarsanız, Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un “NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiği” yönündeki fazlasıyla iddialı cümlesine, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı Trump’tan tepki gelmişti. İlginçtir, bu iki ülkeden biri NATO ülkeleri ile ciddi sorunlar yaşayan Türkiye, diğeri ise Obama döneminden beri NATO ile ilişkilerini zayıflatan, bugünse NATO’nun bütçesi yüzünden kavga çıkaran, hatta NATO’yu “köhnemiş” ve “eski” bulduğunu daha önce söylemiş olan Trump’ın ABD’si... 

Ancak Almanya’nın da Macron’un bu sözlerine karşı çıkması, Avrupa’nın önde gelen ve kısa süre öncesine kadar birbirinden ayrılmazmış gibi görünen iki ülkesinin de birbirleriyle ayrışmaya başladığını gözler önüne seriyor. Almanya Şansölyesi Merkel, “Transatlantik İttifakı bizim için vazgeçilmez,” diyerek Macron’u ters köşede bırakırken, anlıyoruz ki, “küreselciler” ve “ulusalcılar” arasında yaşanan kavgada, bazıları ortalığı toz duman içinde bırakan hortumun ortasında frene basmaya çalışıyor. Merkel’in “Geçmişle köprüleri atan, yenilikçi politika arzunuzu anlıyorum. Ama artık parçaları toplamaktan bıktım. Oturup sizinle bir bardak çay içebilmek için, her gün kırdığınız bardakları toparlayıp yeniden yapıştırıyorum,” sözleri Macron’un gelişiyle beraber Fransa ile arası açılmaya başlayan Almanya’nın sabrının taşmaya başladığını gösteriyor.

NATO Genel Sekreteri Stoltenberg gibi bazı isimler kötüye gidişin farkında ama bunu önleyici güce sahip değil; üye ülkelerse, zaman içerisinde bir “güvenlik” örgütü olmaktan çok “değerler” ittifakına dönüşmüş olan Transatlantik Örgütü’de, bugün itibarıyla aralarındaki çıkar çatışmalarından ötürü, geleceğe dair kaygılarında kendi önceliklerini ön plana çıkarıyor.

Aslında küreselcilerin son lideri olarak görülen Macron’un “beyin ölümü” başlığıyla çıkan açıklamalarının içeriğin hayli önemli. Neler demişti Macron, hatırlayalım.

ABD'nin NATO'ya danışmadan Suriye'den askerlerini çekmesini eleştirirken: “ABD ile NATO müttefikleri arasında stratejik karar alma süreçlerinde hiçbir şekilde koordinasyon yok. Hiç. Aynı zamanda bir diğer NATO üyesi Türkiye'nin, çıkarlarımızın söz konusu olduğu bir bölgede, koordinasyonsuz saldırgan eylemleri var, dedi.

NATO Antlaşması'nın bir üyeye yapılan saldırıyı tüm üyelere yapılmış sayan ve kolektif savunma öngören 5'inci maddesine inancının sürüp sürmediği sorusuna, “Bilmiyorum” yanıtını verirken şöyle devam etti“Ama 5'inci madde yarın ne ifade edecek? Eğer Beşar Esad rejimi Türkiye'ye misilleme yapmaya kalkarsa buna dahil olacak mıyız? Bu kritik bir soru.”

ABD'nin Orta Doğu'ya olan ilgisini kaybederek Asya'ya yöneldiğini söyleyerek, “Trump'ın ABD'nin Suriye'deki Kürt müttefiklerini terk etmesi bunu güçlendirmekle kalmadı, aynı zamanda NATO'yu zayıflattı,” dedi.

“Türkiye uzun vadede NATO'da olmayacak mı?” sorusuna ise, “Bunu söyleyemem. Türkiye'yi NATO'dan dışlamak çıkarımıza değil ama belki de NATO'yu yeniden gözden geçirmeliyiz,” dedi.

Tüm cümlelerin içerisinde belki de en önemlisi sonuncusu: “NATO’yu yeniden gözden geçirmeliyiz.”

Türkiye ve Türkiye’nin Suriye ve terörle mücadele politikaları çevresinde şekillenen bitmek bilmez NATO tartışmaları, bana Mossad bağlantılı İsrail sitelerinde 15 Temmuz sonrası yazılıp çizilen senaryoları hatırlatmıyor değil. Özetle bu siteler şöyle diyordu: “Fethullah Gülen’in beceriksizliği sonucu başarılamayan darbe sonrası Erdoğan’ın iştahı durdurulamayacak ve Yeni Osmanlıcılık hayaliyle çevresindeki zayıf eski İmparatorluk topraklarını etkisi altına alacak. Bu nedenle NATO eninde sonunda en doğusundaki üyesini durdurmak zorunda kalacak. Türkiye ile ekonomik yollarla ya da vekalet savaşıyla mücadele edilecek ama edilecek.”

Bazı analistler bahsettiğim internet sitelerinde, bunun sonucunda NATO’nun da parçalanacağını söylerken, bazıları da yeni İttifakların kurulacağını ve İsrail’in de bunlardan birinin içinde yer alacağını ima ediyordu.

Türkiye’nin NATO’dan koparılma olasılığı ve NATO içindeki çatlaklar, bu sitelerin önyargılı öngörülerini (ya da bilinçli gelecek yazımlarını) teyit ederken, bu aralar Avrupa ve ABD’deki bazı siyasilerin benzeri görüşlerini destekleyecek ve Türkiye’yi NATO dışına itecek yasal açıkları arayan analist, akademisyen, diplomat ve think-tank’çilerin son dönem yazılarına da sıklıkla denk geliyorum. Öyle ki, bazıları Türkiye’nin NATO’dan çıkarılamasa bile, yaptığı “somut ihlaller”den dolayı üyeliğinin askıya alınabileceğini iddia ediyor. Anlaşılan o ki, birileri bir yerlerde sadece bu iddiaları pişirmekle kalmıyor, üzerinde de ciddi ciddi çalışıyor.

NATO’yu ezelden ebede var olan bir örgütmüş gibi görenlere göre, bu yazdıklarım imkansız. Ancak birkaç yıl önce parıl parıl parlayan AB’den de İngiltere gibi ülkelerin ayrılmaya kalkışacağına, AB’nin parçalanma riskiyle karşı karşıya kalacağına kimse inanmazdı. Doğrusu şu ki, “Soğuk Savaş Sonrası Dönem” olarak adlandırdığımız süreç hala sona ermedi. Bu sürecin adını “Küreselleşme Çağı” alıyordu ki, Batı’nın açgözlülüğü işlerin ters dönmesine, ulus devletlerin yeniden yükselişine, sivil alanın daralmasına, devlet dışı aktörlerin arasından sıyrılan terör örgütlerinin gürbüzleşmesine neden oldu.

Şüphesiz ki, bunca doğum sancısının ardından yeni bir dünya kurulacak. Türkiye’nin Suriye’de, Doğu Akdeniz’de ve enerji hatları üzerindeki bilek güreşi devam ettikçe, dünyanın geleceğinin şekillenişine doğrudan şahitliğimiz sürecek. Bugünden belli olan bir gerçek var ki, Türkiye, Erdoğan liderliğini sürdürdükçe verdiği mücadeleden vazgeçmeyecek ve tüm değişimle dönüşümün merkezinde, hem de oyun kurucu olarak, varlığını sürdürecek.

 

süper haber

Google+ WhatsApp