NATO, sağ ve sol

NATO, sağ ve sol


NATO, sağ ve sol

 

 

Birkaç gün evvel Soner Yalçın, Oda Tv’de bir yazı kaleme aldı. “Türk Solcuları Haklı Çıktı” başlıklı, benim açımdan hayli dikkât çekici bir yazıydı bu. Türkiye-ABD, Türkiye-NATO ilişkilerinde, yeniden dikiş tutup tutmayacağı artık pek de belli olmayan yırtılmaların yaşandığı günlerde bu yazı bana , bâzı muhasebeleri yapmak îtibârıyla tesirli geldi.

Soner Yalçın, Türk Solu’nun gelenekleri arasında yer alan “Anti-Amerikanizm” ve “Anti-NATO” kültürel damarına işâret ediyor. 1950’lerden, yâni Türkiye Cumhûriyeti NATO’ya girdikten sonra Türk Solu’nun buna eleştirel ve tepkisel yaklaştığını; zaman içinde yaşanan gelişmelerin bunları haklı çıkardığını vurguluyor Sayın Yalçın.. Haklı mı? Evet.. Hakikâten de Soğuk Savaş sürecinde Türkiye’de sağ, kâhir ekseriyeti ile , siyâsal kültürel sermâyesi îtibârıyla yüklendiği onca milliyetçiliği, mukaddesatçılığı ve mâneviyatçılığına rağmen, NATO husûsunda sesini çıkarmamış, en küçük bir eleştiride bile bulunmamıştır. Dahası, sağcılar bu ilişkiyi hayli sempatik karşılıyor; alkışlıyorlardı. Dahası; NATO’nun derin yapılarında hep sağcılar vardı. Bunun çok da tesâdüfî ve temelsiz olmadığına inanıyorum. Türkiye’nin ABD ile yakınlaşmasında sağcıları ferahlatan bir şeyler vardı. Sağın kültürel kavgasının kökleri esasta Avrupalılaşma temelindeki bir Batılılaşmaydı. Avrupâî Batılılaşma, başta din ve gelenekler olmak üzere katı değer tartışmalarının içinden geliyordu. Türk muhafazakârlığını tedirgin eden ve Avrupa karşıtı bir eğilim kazanmasına yol açan da buydu. Belki devrim yerine yumuşak geçişlerle modernleşen İngiltere bunun dışındaydı. Ama Türk modernleşmesi İngiliz örüntüsünden “nasiplenemiyor”; başta Fransa ve Almanya olmak üzere Kıt’a Avrupası’nın, siyâsal bölünmeleri trajik uçlara taşıyan kültür kavgalarının tesiri altında kalıyor; modernleşmesi kötürümleşiyordu. Bu sebeple anaakım Türk sağcılığı, Türk modernleşmesinin Avrupa baskısından arınıp, pragmatizmin hüküm sürdüğü Anglo Sakson kodlara yakınlaşmasını rahatlatıcı buluyordu. Ama çok daha mühim olan bir şey vardı: Türk muhafazakârlarının gözünde “hastalıklı” Avrupa düşüncesinin en ahlâksız, en uç evresini oluşturan “komünizm tehlikesi” târihsel düşmanımız olan Moskof’un eline geçmiş ve Stalinizm üzerinden yakın bir tehdit hâline gelmişti. ABD ise bununla savaşıyordu. Dolayısıyla Türkiye’nin “namusunu korumak için” ABD ile yakınlaşması “hayırlı” olacaktı.

Türk solu ise, en azından başlangıçta bu süreci emperyalizmin kucağına düşmek olarak gördü. Özellikle Kemalist hâkim kültür üzerinden düşünen grupların kanâati buydu. Kadroculuk hareketinden beri sosyalizan doğrultuda ilerletilmesi gerektiğini düşündükleri Kemalizm, Türkiye-NATO bağı üzerinden geriletiliyordu. NATO karşıtlığı ortak paydasındaki Türk solu zaman içinde ayrıştı. TKP gibi NATO‘nun panzehirini Sovyetizmde görenler ile “Tam Bağımsızlıkçı” sol birbirinden koptu. TİP’de eş anlı olarak hem Sovyet hem de ABD emperyalizmine karşı çıkan Mehmet Ali Aybar’ın, Sovyetçi Behice Boran-Sadun Aren kliği tarafından tasfiye edilmesi bu ayrışmanın tipik göstergelerinden birisidir.

Tam Bağımsızlıkçı sol ise çeşitli şekillerde dejenere edildi. Bu dejenerasyonun yer yer bir mühendisliğin mahsulü olduğunu düşünüyorum. İlk ayakta, CHP’nin “ortanın solu” veyâ “demokratik sol” olarak târif edilen dönüşümü bu dejenerasyonda tesirli oldu. Hayâtının sonuna kadar Mehmet Ali Aybarcı çizgide bir solculuğu savunan babamın, Ecevit’in solumsu-halkçı konuşmalarını dinlerken yüzünü hüzünlü bir şekilde ekşitip, “Ama Aybar bunlardan âlâsını” söylüyordu” demesini unutmam. Anti-NATO hissiyat ve temâyülleri en başta CHP tarzı solculuk “sulandırdı.” İkinci tarz dejenerasyon, yine NATO tarafından imal edildiğine dâir şüphelerimin hayli kuvvetli olduğu Maoculuk ortak paydasında yükselen Çincilik, Arnavutlukçuluk istikametindeki hareketlerin 78’liler arasında yaygınlaşmasıydı. Bu, aynı zamanda Kürt milliyetçiliği ile bağ kurmak ve Kemalizmden kopuş manâsına geliyordu.

12 Eylül ve Turgut Özal’lı seneler Türkiye’de solu başka bir formasyona soktu. Bu yeni formasyonda, anti-emperyalist hassasiyetlerin kazındığı; hattâ bu tarz hassasiyetlerin bir “çocukluk hastalığı” olarak görüldüğü ve ABD ile barışık “liberal bir solu” husûle getirildi. Türk sağı ile solunun yakınlaşması da bu temelde oldu. Neo-liberâl Amerikanizm ortak paydası eski kavgaları bir anda söndürüvermişti. Türk sağı için geçiş daha kolaydı. Zâten Amerikancıydılar. Paternalist kompartmandan küçük bir makyajla, liberal kompartımana geçiş zorlayıcı değildi. Sol’un geçişi ise, dinazorluk tartışmaları üzerinden daha çetin oldu; ama nihâyetinde oldu. Kabûl etmek gerekiyor ki anaakım solculuk, bugün özellikle de entelektüel payandaları düşünüldüğünde bugün, açık veyâ örtük, bir doz Amerikanizm üzerinden yürüyor.

Gelin görün ki, NATO çevreleri tarafından, yıkılan komünizm düşmanlığı yerine İslâmiyet düşmanlığı koyulunca, Türkiye’deki oy potansiyeli % 60’ların altına asla düşmeyen sağ, NATO ile karşı karşıya geldi. Evet, Sayın Yalçın’ın işâret ettiği gibi, Türk Solu -o da tamâmı değil, yurtsever ve milli hassasiyetleri olan sol- NATO’yu eleştirken haklıydı. Ama bu mücâdeleyi yürütmek, ne garip tecellidir ki, bir zamanlar ABD’ye el vermiş sağ’a düştü. Ha, sol şimdi nerede mi? VP hâriç, bambaşka yerlerde... En son, S 400 alımına dudak büküyor; Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Libya ile birlikte münhasır bölge ilânına ise karşı çıkıyorlardı… Ah bu diyalektik; kimleri nerelere savuruyor?..

yeni şafak

Google+ WhatsApp