Müzeden mâbede…

Müzeden mâbede…


86 sene sonra Ayasofya, müze olmaktan çıkarılıp asli işlevi olan ibâdete açıldı. Hayırlı olsun. Türkiye’de bu karardan mutlu olan büyük bir kitle var. Onlar âdeta bir sevinç seline kapılmış durumda. Türkiye’deki kutuplaşma düşünüldüğünde diğer cenâhın menfî istikamette harekete geçmesi beklenirdi. Ama öyle olmadı. Elbette karardan memnun değiller. Ama fazlaca tepki veremiyorlar. Hoşnutsuzluklarını dolaylı olarak dile getiriyorlar. En çok ifâde edilen şeyler, bunun “çok da” gerekli olmadığı, bir “gündem saptırma” olduğu meâlinde. Efendim, memleketin ekonomisi batıyormuş, iktidar partisi oy kaybediyormuş, o sebeple bu “ucuz” popülizmden medet beklemişler… Ayasofya’nın câmi olmasının ekonomiye faydası mı varmış… Müze gelirleri yok olacakmış, ilh...

Tabiî ki en ilginç olan husus Fâtih’in resmedildiği bir tabloyu müzayedede satın alan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın İmamoğlu’nun bir Yunan televizyonuna verdiği mülâkatta bu dolaylı ifâdeleri kullanmış olması. Şimdi düşünüyorum da; gâliba mesele Fâtih Sultan Mehmed değildi. Yâni bu tablonun satın alınması, ressamının -o da artık doğruysa- Bellini gibi bir Rönesans dâhisinin olmasıydı. Değilse, Sayın İmamoğlu ve ekibi Fâtih tablosuna gösterdiği hassasiyet kadar, Sultân’ın vasiyetine ve vakfına saygı gösterir ve bu karârı harâretle desteklerdi.

Modernlik, geleneksel dünyâlarda yer alan pek çok iş, işlem ve işlevi ya dönüştürdü veyâ ortadan kaldırdı. Bunu anlıyorum. Her dönüşümün insanlığa kaybettirdiği şeyler vardır. Benim îtirâzım, bunlara derin mânâlar yüklenmesi, kutsanması ve yüceltilmesi. Her kazanç, diyalektik gereği bir kaybın üzerine yükselir. Müzecilik hakkında da böyle düşünürüm. Müzeciliğin modern dünyâda gelişen bir iş olduğunu biliyoruz. Aslında muhafazakâr bir iştir bu. Muhafazakârlığı da böyle görürüm. Modern zihniyetin ürünüdür o. Modernlikten şikâyetçi olmasına aldanmamak gerekir. Muhafazakârlık, en azından bir sendrom olarak modern bir duruştur. Ancak modern bir insan muhafazakâr olabilir. Müzecilik bir korumacılığı (preservationism) esas alır. Gelenekte, işi biten ne varsa hayâtın gerisinde kalır. Ya yok olur gider, ya bir harâbe olarak kalır veyâ lâlettayin bir yerlerde kullanılır. Ara Güler’in, bir tesâdüf neticesinde yolunun düştüğü; Afrodisias harabeleri ile iç içe kurulan Geyre köyünde görüp fotoğrafladığı durumlar buna misâl olarak verilebilir. Antik devirlerin bu parlak şehrinde bir mâbedi süsleyen bir friz parçasını köy kahvesinde masa olarak kullanan ve üzerinde tavla oynayan köylüler, hayvanlar için yalak olarak kullanılan lâhitler, ahırların damını desteklemek için kullanılan sütunları çekmiş; dergisinde neşretmişti. Afrodisias şehri bu haber üzerine alâkaya mazhar olmuş, arkeolog merhum Kenan Erim başkanlığında yapılan kazılar ve restorasyonlar neticesinde, “metruk” ve “pejmürde” hâlinden kurtarılıp büyük ölçüde yeniden ayağa kaldırılmıştır. Muazzam bir müzesi olduğunu da biliyorum. Bu arada Gevre Köyü de kamulaştırılmış ve taşınmıştır. Bâzen düşünürüm; Sulukule insansızlaştırılıyor diye yollara düşen entellerimiz, o zamanlarda yaşasalardı bunun için de bir “eylem” koyarlar mıydı? Evet bugün Afrodisias pırıl pırıl; insanlığın, pardon dünyâ turizminin hizmetinde.. Kazılar devam ediyor. Daha da güzel olacak… Köylülerin kullandığı frizler, sütunlar kurtarıldı… Muhtemelen müzedeler. Ama bir düşünelim; o zamanlar “şöyle, böyle yaşıyorlardı”.. Evet amacından saparak, ama hâlâ insanlarla iç içeydiler. Bugün emniyet altındalar; ama yapayalnızlar.. Aklıma Taranta Babu’ya Mektuplarda yer alan bir şiirinde Nâzım Hikmet’in mısrâları geliyor: “Mikelancelo müzelerde prangalı bir kürek mahkûmudur.. Ve sapsarı boynundan bir katedral duvarına asmışlar Rafael’i…”..

Müzeciliğe karşı değilim. Elbette bâzı açılardan çok büyük faydaları vardır. Ama müzecilik fikrinin yüceltilmesini anlayamam. Doğrusu şahsen müze gezmekten pek de hoşlanmam. Depolama ve sergileme işlerini kapitalizme özgü işlevler olarak görürüm. Her müze bir mersiyedir bana göre. Ölmüş olanın eşyâlaştırılması, nesneleştirilmesi… Hayatla bağı kopmuş, “insansızlaşmış” “şeylerin” serpiştirildiği soğuk mekânlar… “İnsanlığın mirâsı” lâfı da insansızlaştırılmış olanın estetizasyonu, güzellemesi olarak gelir bana.

Ayasofya’nın başına gelen de buydu. Ayasofya müze yapılarak nesneleştirildi. Bir mabed olarak ibâdetten arındırıldı. Güzellemesi de, turistik mânâda “insanlığa armağan edilmek” oldu. Lâf aramızda turizm dediğimiz de, merak uğruna, sayısız mâcerayı göze alan kadîm seyyahlığın nesneleştirilmesi, mallaştırılması değil midir? Efendim, hâdise budur…

Google+ WhatsApp