Mutluluğun ülkesi yok

Mutluluğun ülkesi yok


Mutluluğun ülkesi yok

 

 

Günümüz insanının özlemle bahsettiği ve sık sık gündeme getirdiği özgürlük, eğlence ve mutluluk… gibi bazı kavramlar var. Özellikle mutluluk adeta insanların putlaştırdığı bir değer. Kendisini mutlu ve huzurlu kılacak değerleri katleden insan, sahip olduğu bütün imkânları, kaybettiği mutluluğu geri alabilmek için feda ediyor. Fakat olmuyor, zira mutluluk onun aradığı yerde değil, mutluluk değerler ülkesinin zirvesinde yani vicdanlarda konaklıyor.

İnsanların mutluluk arayışı ve ruhsal sorunların hızla artması terapistlerin ruh hekimlerinin fazlasıyla işine yaradı ve fertler ottan sudan meseleler için buralara akın etmeye başladılar. Mutluluğa ulaşmanın formüllerine değinme niyetinde değilim, ancak mutluluk arayışı içinde olan fertlerin bu konuda hem haddi hem de itidal sınırlarını aştıklarını ifade etmeden geçemeyeceğim. İtidal, hayatımızın bir denge üzerine kurulmasına ve sağlıklı şekilde devam etmesine katkı sağlayan önemli bir ilkedir. O nedenle helal kabul edilen şeyler konusunda da denge üzere olmalı ve aşırıya kaçmamalıyız. Zira sürekli mutlu olan ve herkese, her şeye karşı iyimser bakan William sendromlu kişilerin bu durumu bir rahatsızlık olarak görülmektedir. Mutluluk hastalığı olarak bilinen sendrom 7 numaralı kromozom çiftinin bir tanesinde meydana gelen talimatların silinmesinden kaynaklanan genetik bir sorun olarak değerlendirilmektedir.

William sendromlu kişi yüzünüze sevgi ile bakar ve sizi koşulsuz sever, sizinle hemen iletişime geçebilecek kadar sıcakkanlıdır. Bu kişiler doğadaki bütün varlıklara karşı sevgi beslerler ve kötülüğe bir anlam veremezler. Kavganın, kötü sözün, şiddetin nasıl doğduğunu zihinlerinde bir yere oturtamazlar. Mutluluk hastalığı olarak bilinen William sendromlu çocuklar, müziğe ve sanatın diğer dallarına yatkındırlar. İnsanlarla ilişkilerinde ötekileştirici bir tutum sergilemez, herkese sevgi ile bakarlar. Ancak biyolojik bir soruna bağlı olarak duygulardaki dengenin kaybolması nedeniyle bir rahatsızlık olarak görülmektedir.

Hüzün insanın özbeöz kardeşidir. Zira insan bu yaşlı dünyanın sürekli müdavimi değil, misafiridir. O nedenle gurbette olduğu bu mekânda kendini yalnız hissetmektedir. Sahip olduğu ve sevgi ile bağlandığı şeylerden kopmak insana gurbette olduğunu hatırlatır ve yalnızlaştırır. Böyle durumlarda kişi hüzne kapılır ve yalnızlığa çekilir. Zira sevilen kişi ya da nesne artık yoktur ve hangi kapıya vursa önüne gurbet çıkmaktadır. Hüzün, itidal çerçevesinde kaldığı sürece sorun yoktur, ancak kişinin hüznün karanlık dehlizlerinde kaybolup hayattan uzaklaşması ciddi bir sorundur. Böyle durumlarda kişi her şeyi kendine mesele edinir, olayları büyütür, anlaşılmadığını düşünür ve yalnızlaşmaya başlar. Ottan sudan meseleleri devleştirerek hüznün karanlık sokaklarında kaybolur. Hüzne akrabayız ancak hüznün itidal sınırlarını aşması ruhsal sorunlara neden olur ve hayatımızı olumsuz yönde etkiler.

 

milli gazete

Google+ WhatsApp