Musibetleri mü’mince okuma usûlü (1)

Musibetleri mü’mince okuma usûlü (1)


Allah’ın arzının neresinde olursa olsun, Müslüman insan aslıyla, usulüyle ve üslubu ile var olan asil insandır. Kendisinin dışındakileri değerlendirmeden önce kendi nefsine bakmakla, hidayet üzere olup olmadığını kontrol etmekle mükelleftir. Bu mükellefiyet sadece bir mü’min için değil, bütün mü’min ve mü’mineler için geçerlidir. Rabbimiz emrediyor:

“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman Allah, size yaptıklarınızı haber verecektir.” (Maide Sûresi/ 105)

İmanımızın amirliğini ve onayını askıya alarak hiçbir varlık ortaya koyamayız. Müslüman insan; asıl, usûl ve üslup sahibi olan kimsedir. Müslümanın usulü mü’mincedir. Dinde bizi asıl, usûl ve üslup sahibi yapan imanımızdır. Şemsü’l Eimme İmam-ı Serahsî (Rh.a) der ki: “Usûl/asıllar sayılıdır, havadis/hadiseler ise uzayıp gider.”(Temhidu’l Fusul Fi’l Usul, C:1, Sh:10) Bunun manası şudur: Belli olan, sayılı usulü/asılları saymak, öğrenmek mümkündür. Ama havadis/hadiseler, musibetler alabildiğine çoktur. Bizim için esas olan asıl ve usulü bilmektir ve meydana gelen hadiseleri ve musibetleri o asla ve usule göre değerlendirmektir. Ama ne yazık ki, günümüzün Müslümanları asıl ve usûl’den önce havadisi/hadiseleri öğreniyorlar. Kim ne kadar çok havadis biliyorsa onunla iftihar ediyor. Mü’mince okunmayan havadis/hadiseler, musibetler, bizim ile Allah arasında perde olurlar. Bize Allah’ı unuttururlar. Musibetler esnasında sebeplere sarılmayı, sebeplerinin kendilerini gözlerinde çok büyütenler, Allah yerine sebeplere taparlar. Sebeplere sarılmayı hiçe sayanlar da batılın bineklerine binmek mecburiyetinde kalırlar. Bu hususta denge sahibi olmak, mü’mince bir usule sahip olmayı gerektirir. Dolayısıyla havadisi/hadiseleri bilenler değil, dinde aslı ve usulü bilen üslup sahipleri derde dermandırlar.

Müslüman insan basiret ehli olan insandır. Musibetler karşısında Basiret sahibi olanlara düşen vazife, musibet hangi çeşitten olursa olsun, ibret dersleri çıkarmaktır. Rabbimiz emrediyor: “Ey basiret sahipleri, ibret alın.” (Haşr Sûresi/ 2) Dinde asıl ve usûl sahibi olmak, isabet eden musibetleri mü’mince bir usûl ile okumak, çaresizlikten kurtulup çarelere uçmaktır!

Müslüman bir kişinin meydana gelen hadiseleri değerlendirirken önce Kur’ân’a, sonra Rasûlüllah’ın hadisine/sünnetine, sonra icma-i ümmete, sonra kıyas-ı fukaha’ya, sonra da sahabelerin sözlerine başvurması, mü’mince bir usûle sahip olmasının alâmetidir. Bu usule bağlı kaldığımızda musibetler konusunda ilk önce Kur’ân’a başvurmamız gerekmektedir. Rabbimiz buyuruyor:

“Gökleri, yeri ve bu ikisi içinde yaydığı canlıları yaratması, O’nun varlığının delillerindendir. O, dilediği zaman, onları bir araya getirmeye de gücü yetendir.

Başınıza her ne musibet gelirse, kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.

Yeryüzünde O’nu âciz bırakamazsınız. Sizin için Allah’tan başka hiçbir dost ve yardımcı yoktur.” (Şura Sûresi/ 29-31)

Bu âyet-i kerimelerden anlıyoruz ki; Allah’ın gökleri, yeri yaratması, içinde yaydığı canlıları yaratması nasıl Allah’ın bir âyeti ise, dağılmış bu canlıları bir araya getirmesi de kudreti kuvveti dâhilinde olan bir ayettir. Beşeriyetin dağılmış, şekillenmiş gündemini birleştirip teke indirmek için musibetler isabet ettirmesi de Allah’ın ayetlerindendir. Allahû Teala’yı aciz bırakmaya kalkışanlara acizliklerini göstermek ve onların ibret almaları için Allahû Teâla zaman zaman musibetler verir.

Musibetler birer âdet değil, Allah’tan birer âyât-ı hadisâttırlar. Allah’ın âyât-ı hadisatları ibareler üzerinden değil, ibretler üzerinden okunurlar. Allah’ın kâinata ve varlığa yerleştirdiği kanunlarını yok sayanlara âyât-ı hadisâtlar birebir Allah’ın azabı olarak dokunurlar. Mesela Nuh (as) zamanında kopan tûfan münkir ve müşrikler için azap olurken, Nuh (as) ve kendisine inanmış olan mü’minler için necat olmuştur. Allahû Teâla haber veriyor:

“Andolsun, biz, Nûh’u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik. O da dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı. Neticede onlar zulümlerini sürdürürlerken tûfan kendilerini yakalayıverdi.

Biz de onu (Nûh’u) ve gemide bulunanları kurtardık ve bunu âlemlere bir âyet/ibretler kaynağı) kıldık.” (Ankebut Sûresi/ 14-15)

Dikkat edilirse, Allahû Teâla Tûfanı Nuh (as)’in kavmine bir musibet olarak isabet ettirmiştir. Bu musibeti azap değil, âyet olarak isimlendirmiştir. Hayat sadece insanlar için olsaydı, Nuh’un gemisinde hayvanlara yer olmazdı. Hz. Ömer (r.a.)’ın “Dağlara buğdaylar serpin. Müslüman ülkede kuşlar aç demesinler” sözü bize bunu hatırlatır. Kişi Allah yolunda iyiliklere adamıyorsa ruhu, Tufan başına kopacak, boşuna beklemesin Nuh’u!

Google+ WhatsApp