Musibetler Allah’tan izinlidirler/1

Musibetler Allah’tan izinlidirler/1


Musibetler, Allah’ın orduları, Allah’ın askerleridir. Zulüm, tuğyan zirveye vardığında, insanlar kendilerini ilah makamında bulup hem cinslerine tahakküm etmeye başladıklarında Allahû Teâla üzerlerine musibetleri gönderir. Allahû Teâla buyuruyor:

“Allah’ın izni olmaksızın hiçbir musibet başa gelmez. Kim Allah’a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya iletir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Teğabun Sûresi/ 11)

Allahû Teâla, insanlar tevbe edip şirkten vazgeçerek fıtrat dinine, sağlam ve düzgün yola dönsünler diye, yaptıklarının bir kısmının cezasını kendilerine bu dünyada tattırmak için birtakım musibetlerle imtihan eder. Eğer tevbe edip sırât-ı müstakîme dönmezlerse cezalarının tamamını âhirette tadacaklar, asıl cezalarını orada çekeceklerdir. İşlenen günahların bir kısmı mukabilinde gelen bu musibetler, belki insanlar ıslah olurlar diye ilâhî bir ikaz keyfiyeti taşımaktadırlar. Nitekim Cenâb-ı Hakk, kullarının irtikab etmiş olduğu günahların cezasını ekseriyetle âhirete tehir etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur: 

“Eğer Allâh, insanları zulümleri yüzünden cezâlandıracak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı…” (en-Nahl Sûresi/ 61) 

“And olsun ki, civârınızdaki memleketlerden nicelerini helâk ettik. Belki doğru yola dönerler diye âyetleri (böyle) tekrar tekrar açıklıyoruz!” (el-Ahkâf Sûresi/ 27) 

İman ettiğimiz Allah; Nemrûd’un ateşlerini Hazret-i İbrâhîm’in îmânı ile gülistâna çeviren, Firavun’un saltanatını Hazret-i Musa’nın asâsı ile altüst eden, Kâbe’yi yıkmaya kalkışan Ebrehe ordularının fillerini ve askerlerini küçük kuş ordularına çiğneterek Mekke’nin civârını fil mezarlığına çeviren, benzeri diğer azgın kavimleri altüst eden ve Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-i, “melek, rüzgâr, korku” gibi görünmez askerlerle te’yîd ederek O’na zafer ufukları açan, kahredici bir kudret sâhibidir.

Kahır mekânları, dûçâr oldukları felâketin izlerini ve tesirlerini kıyamete kadar üzerlerinde taşımaktadırlar. Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- “Vedâ Haccı”nda Mina ile Müzdelife arasındaki Muhassir Vâdisi’ni geçerken sür’atlendiler. Sahâbe-i kirâm hazarâtı:

“–Yâ Rasûlallah, ne hâl oldu, niçin acele ediyorsunuz?” diye sorunca, Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- cevâben: 

“– Bu mekânda Cenâb-ı Hakk, Ebrehe ordularını kahretti. O kahır tecellîsinden bir hisse gelmemesi için sür’atlendim!” buyurdular. 

Nitekim hacda bu mekânda vakfe yapılmaz. 

Yine Tebük Seferi’nde ashâb-ı kirâm, Semûd kavminin helâk olduğu yerden geçerken Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: 

“–Bu taştan oymalı evlere hüzünle girin! Buradan bir şey de almayın! Çünkü burada azgın bir kavme azâb-ı ilâhî geldi...” buyurmuşlardı. 

Sahâbe-i kirâm: 

“–Yâ Rasûlallâh, kırbalarımızı su ile doldurduk. Hattâ bu su ile hamur yaptık!” dediler. 

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Sularınızı boşaltın, hamurlarınızı da dökün!” buyurdular. (Sahih-i Buhârî, Enbiyâ, 17)

Kur’an-ı Kerim’de  Hz. Musa’ya inanmayan Firavun ve Mısırlılar üzerine gönderilen cezalardan bahsedilirken kullanılan “ricz” kelimesini bazı müfessirler taun olarak tefsir etmişlerdir.

 “And olsun biz, Firavun ailesini, öğüt alsınlar diye yıllarca süren kıtlık ve ürün eksikliği ile cezalandırdık.

Fakat onlara iyilik geldiği zaman, “Bu bizimdir, (biz çalışıp kazandık)” derler. Eğer başlarına bir kötülük gelirse, Mûsâ ve beraberindekilerin uğursuzluğuna yorarlardı. İyi bilin ki, onların uğursuzluk sebebi ancak Allah katında (yazılı)dır. Fakat çokları bilmezler.

Dediler ki: “Bizi büyülemek için her ne getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz.”

Biz de, her biri ayrı ayrı birer mucize olmak üzere başlarına tufan, çekirge, ürün güvesi (haşarat), kurbağalar ve kan gönderdik. (Hiçbirinden ders almadılar.) Büyüklük tasladılar ve suçlu bir kavim oldular.

Üzerlerine azap çökünce, “Ey Mûsâ! Rabbinin sana verdiği söz uyarınca bizim için dua et. Eğer azabı üzerimizden kaldırırsan, mutlaka sana inanacağız ve İsrailoğullarını seninle birlikte elbette göndereceğiz” dediler.

Fakat erişecekleri bir süreye kadar biz azabı üzerlerinden kaldırınca hemen yeminlerini bozarlar.” (A’raf Sûresi/ 130-135)

Peygamber Efendimiz (sav), salgın hastalıkların, Allahû Teâlâ’nın dilediği kimseleri kendisiyle cezalandırdığı bir çeşit azap olduğunu haber veriyor:

“Taun hastalığı, Allah’ın dilediği kimseleri kendisiyle cezalandırdığı bir çeşit azaptı. Allah onu müminler için rahmet kıldı. Bu sebeple tauna yakalanmış bir kul, başına gelene sabrederek ve ecrini Allah’tan bekleyerek bulunduğu yerde ikamete devam eder ve başına ancak Allah ne takdir etmişse onun geleceğini bilirse, kendisine şehit sevabı verilir.” (Buhari, Tıb 31; bk. Buharî, Enbiya 54; Kader 15; Müslim, Selâm 92-95)

Taun (veba) hastalığı burada bir örnek olarak ifade edilmiştir. Bu açıdan ilgili hadis her türlü salgın ve öldürücü hastalıklar için geçerlidir. 

Google+ WhatsApp