Musâhabe ve muhâsebe

Musâhabe ve muhâsebe


Musâhabe ve muhâsebe

 

 

Hesaplaşma, kendini hesaba çekme, özeleştiri” mânasında olan “muhâsebe”ye de, “sohbetleşme” mânasına gelen “musâhabe”dir, oturup tatlı tatlı, kavga etmeden, nefisleri tatmin etmeyi hedeflemeden sohbet etmeye de çok ihtiyacımız var. İçinde yaşadığımız günler, dünya ölçeğinde Müslümanlar olarak başımıza gelenler, bu mübarek günlerde, olup bitenleri değerlendirmemizi, nerelerde hata etiğimizi ve bundan sonra ne yapmamız gerektiğini gözden geçirmemizi zaruri kılmaktadır.

Fert veya grup olarak insanların hata etmeleri normaldir; “beşer şaşar” kuralına itirazımız olamaz. Bu sebeple muhasebemize “niçin hata ediyoruz” sorusundan değil, “Nerede hata ettik, bir daha olmaması için ne yapmalıyız, bizim hata ve kusurumuza bağlı olarak veya olmayarak karşı karşıya kaldığımız durumdan en az zararla nasıl çıkabiliriz?” sorularından başlamamız gerekir.

En önemli hatamız, eksiğimiz İslâmî hizmet ile ilgili grupların parçalanmışlığı, biribirini tamamlayan hizmet birimleri olmak yerine biribirine rakip hiziplere dönüşmüş bulunması; her bir hizbin kendini “tek veya en üstün” olarak görmesi, diğerlerini ya dışlaması ya yok veya önemsiz sayması ya karşısına almasıdır. Bu tavrın tabiî sonucu olarak “ötekilere karşı sert, kendi aralarında yumuşak ve şefkatli” olmak gerekirken acımasızca biribirine yüklenmeleri, umursamadan biribirini harcamalarıdır.

İkinci eksiğimiz örgütlenme ile ilgilidir. Yaşadığımız düzende legal olan birçok örgütlenme biçimi vardır. Bunların çoğu kullanılabilir olduğu halde vakıf vb. bir iki örgütlenme şekline sıkışıp kalınmıştır. Gücün birlikten doğduğunu çocuklar bile bilirken parça örgütler arasında bir dayanışmaya, entegrasyona, birliğe veya işbirliğine gidilememiştir.

Üçüncü önemli eksiğimiz bütün İslâmî hizmet birimlerinin saygı gösterdiği, gerektiğinde hakemliğine başvurduğu, görüş, fetva ve tavsiyelerini emir telâkki ettiği bir âlimler şûrasının (heyetinin) bulunmayışıdır.

Dördüncü eksiğimiz, İslâmî bilgi, eğitim ve şuuru Müslüman tabana yayma, cemaat fertlerini sürü tekleri olmaktan çıkarıp “bilgili, eğitilmiş, şuurlu ve katılımcı” üyeler haline getirmek için gerekli -hasbî, sivil, yaygın- eğitimi ihmal etmiş olmamızdır.

Bu kusurlarımızın tabiî bir uzantısı olarak “İslâmî hizmetin tanımı, amacı, araçları, öncelikleri ve aşamaları” gibi konuları ihtiva eden bütüncü bir plan ve programımızın bulunmaması da önemli bir eksiğimizdir.

İslâm’ı bir aksesuar olarak değil, hayatın bütününü kaplayan bir rehber, bir hayat düzeni olarak telâkki eden, bütün davranışları ile İslâm arasında bir paralellik kurmayı ibadet bilen, bu çizgiden saptığında huzursuz ve mutsuz olan Müslümanlar kesimi, bulundukları ülkede ve hâkim olan düzende kendileri için bu yaşama biçimini talep ediyorlarsa ve bir insan hakkı olarak (evrensel din, düşünce ve vicdan hürriyeti çerçevesinde) bunu elde etmek istiyorlarsa sivil örgütlenme ve demokratik tepki verme araçlarından yararlanmak mecburiyetindedirler. Bütün dünyada geçerli olan kural “hakkın istemesini bilene ve elde etmenin şartlarını hazırlayana verildiği”dir. Bu şartların başında “güç” gelmektedir. Bu güç, demokrasilerde sivil toplum örgütlenmesi ile dikta ile yönetilen ülkelerde ise illegal yeraltı örgütleriyle sağlanmaktadır. Mademki hakkı belirleyen de verip alan da güçlü olandır, öyleyse demokrasi ile yönetilen bir ülkede Müslümanca yaşama hakkını talep eden insanların, legal sivil toplum örgütlenmesine gitmelerinde zaruret vardır. Mensubu az örgüt zayıftır, üyesi çok örgüt güçlüdür, belli bir amacı gerçekleştirmek üzere iş ve güç birliği yapan örgütler ise daha güçlüdür; bu dünya düzeninde ne kadar gücünüz varsa o kadar hakkınız vardır. Ülkemizde kritik alanlarda çalışan işçiler ve memurlar ile medya gibi güç odaklarının hemen her istediklerini elde etmiş olmaları görüşümüzün sağlam kanıtıdır. Dışarıda da dünya beşten büyük olduğu halde örgütlü ve şimdilik güçlü olan “beş” istediğini yapıyor ve alıyor. Dua, şikâyetlenme ve gözyaşı yeterli değildir. İlâhî Sünnet’e (Allah’ın koyduğu tabiî ve içtimâî kanunlara) göre başarının, dua ve temenniye ek olarak şartları ve unsurları vardır.

Mübarek günler, dilerim daha güzel şartlarda yine gelir, tatil günlerinde bile ataleti bırakarak şartları güzelleştirmek için her birimizin üzerine düşen vazifeyi düşünmekte ve “Ben ne yaptım, benim katkım ne oldu?” sorusundan başlayarak kendimizi hesaba çekmekte büyük faydalar olsa gerektir.

“Ey iman edenler! Siz Allah’a yardım ederseniz (üzerinize düşeni yaparsanız) Allah da size yardım edecek ve ayaklarınızı sağlam bastıracaktır” (Muhammed: 7).

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp