Mü’minler! Hak ile Doğru Yolu Gösterin!

Mü’minler! Hak ile Doğru Yolu Gösterin!

“Yarattıklarımızdan, hakka sarılarak doğru yolu gösteren ve hak ile adaleti gerçekleştiren bir ümmet vardır.” (A’raf: 181) Bu dînin doğal özelliği apaçık meydandadır; karmaşaya imkan bırakmaz. Sarsılmaz bir niteliktedir; bulanıklık kabul etmez. Bu dîni çarpıtmak isteyenler; yapısında varolan

Mü’minler! Hak ile Doğru Yolu Gösterin!

 

 

“Yarattıklarımızdan, hakka sarılarak doğru yolu gösteren ve hak ile adaleti gerçekleştiren bir ümmet vardır.” (A’raf: 181)
Bu dînin doğal özelliği apaçık meydandadır; karmaşaya imkan bırakmaz. Sarsılmaz bir niteliktedir; bulanıklık kabul etmez. Bu dîni çarpıtmak isteyenler; yapısında varolan bu aşılmaz ve sağlam özelliğiyle karşılaşıyorlar. Onun bu özelliğini bozmada zorluk çekiyorlar. Bundan dolayı da bu dinin aleyhinde durmadan ve ara vermeden çalışıyorlar. Onu, asıl yönünden saptırabilmek ve doğal özelliğini bozabilmek için her yönteme, her araç ve her tecrübeye başvuruyorlar.
İslam diriliş öncülerini ve yiğitçe bir direnme gücü veren İslâm dinamizmini gördükleri her yerde ortadan kaldırıyorlar. Bunu da, kendi kurup destek verdikleri güdümlü iktidarlar aracılığıyla gerçekleştiriyorlar. Bu “dînin alimlerinden olan” satılmış kişiler üzerinden saldırıyorlar. Hak kelimeleri asıl yerlerinden kaydıran, Allah’ın haramlarını helâl kılan, şeriatını bulandıran, fuhuş ve hayâsızlığı dîni isim ve ünvanlarla kutsayan satılmış “âlimleri” üzerinden saldırıyorlar.
Aldanmış insanları, maddeci uygarlığın batağına atanlar bunlardır. Maddeci yönetim biçimi ve teoriler ile İslâm’ı birbirine benzetenler bunlardır. Maddeci teorilerin bayraktarlığını yapıp Batının düşünce, kanun ve metodlarını getirip savunanlar bunlardır. Hayatı yöneten bir din olan İslâm’ı; geçmişte kalan tarihî bir haber olarak anlatanlar bunlardır. İslam’ın bir daha gelemeyeceğini ve geçmişteki azametinden başka hiçbir şeye bağlanamayacağını söyleyenler bunlardır.Bütün bu yapılanlardan amaç ise, Müslümanların hislerini uyuşturmaktır. Bu uyuşturmayı sağladıktan sonra da: “İslâm’ın bugün, sadece itikat ve ibadetler olarak gönüllerde yaşaması gerekir. Bir şeriat ve nizam olarak yaşanmasına imkân kalmamıştır. İslâm’ın geçmişte kalan tarihî yüceliği hem kendisine, hem de Müslümanlara yeter, bundan dolayı bu dînin çağdaş şartlara uyup insanlığın realitesine uyması gerekir” diye söylemektir.
Bunu sağladıktan sonra da başlıyorlar İslâm adına sapık düşünce ve kanunlar sunmaya. Bir zamanlar halkı Müslüman ülkelerde kurulan kâfir güdümlü iktidarlar için din ve itikat biçimini alan ilkeler koymaya başlıyorlar. Eski dînin yerine geçecek yeni bir din ve eski Kur’an’ın yerine geçecek yeni bir Kur’an! Okunup öğretilen yeni (!) bir Kur’an!                                                                              Bu dinin tabiatını değiştirmeye kalkışanlar, hidâyete elverişli hiçbir kalb bırakmamak için toplumların tabiatını da yozlaştırmaya çalışıyorlar. Bundan dolayı toplumları; ahlâksızlık, fuhuş ve hayâsızlık batağına düşmüş, bin bir zorluk, çaba ve yorgunlukla bulunabilen bir lokma ekmeğe mahkum olmuş kırpıntı yığınlarına dönüştürüyorlar. Amaçları ekmek lokması peşinde koşturup ahlâksızlık batağına düşen bu insanların ayılmamasıdır. Hidâyetin sesini dinlemeyecek ve bir dine sığınamayacak bir hale gelmesidir.
Bu bir savaştır. Bu dîne ve bu dinle doğruyu bulup istikâmetini bulan bu ümmete karşı başlatılan bir savaş... Bu savaş, her silahın hiçbir günah endişesi duyulmadan ve her tür yöntemin kullanıldığı bir savaştır. Bütün güç, uzmanlık ve beynelmilel yayın kuruluşlarının kullanıldığı bir savaştır. Uluslararası her tür örgüt ve sistemin hizmetine verildiği bir savaştır. Uluslararası garantiler olmadan bir tek gün bile yaşayamayacak güdümlü iktidarlarla sürdürülen bir savaştır. Ama her şeye rağmen, bu dînin açık ve sarsılmaz özelliği; yiğitçe direnişine devam etmektedir ve bu vurucu savaşa karşı hâlâ ayaktadır. Bu hakka bağlı İslâm ümmeti de –bütün azlık ve yetersiz hazırlığına, bağlılarının duyarsızlığına rağmen- ayaktadır. Vahşî sindirme hareketlerine karşı yiğitçe direnişine devam da edecektir. Allah, elbette ki emrinde galiptir.
Sonuç olarak:
İman hakikatinin gönüllere yerleşmemesi, îmanî metodun hayata hâkim olmaması ve İslâm şeriatının toplumda egemen olmaması için savaşanlar; hiç şüphesiz insanlığın düşmanlarıdırlar. İnsanlığa en korkunç zulmü yapanlardır. Öyleyse –eğer rüşdüne varmışsa- insanlığın görevi, bu düşmanları defedip zulüm edemez hale getirmektir. Hem can, hem de mallarıyla bu düşmanların savaşına hazırlanmaktır. Rabbi tarafından görevlendirilen, kendisine çağrı yapılan ve sürekli olarak uyarılan Müslüman cemaatin görevi de budur.

 

 


26.07.2019
Hazırlayan: Emrullah AYAN

Google+ WhatsApp