Muhit mi, takı mı?

Muhit mi, takı mı?


Farkındayım, başlık biraz tuhaf oldu. Ama iki Frenkçe kavramı, habitus ve bijüteriyi karşılamak adına bulduklarım bunlardı. Evet, ikincisi nispeten karşılayıcı; ama muhit ne dereceye kadar habitus kavramını karşılar, tartışılır. Her neyse, ama yine de en çok yaraşanı, yakışanı o… Haydi, başlayalım..

 

Tabiatta yaşamıyoruz. Târih bir bakıma, tabiattan derece derece uzaklaşma-mızı; elyevm gelinen aşamada ise esaslı bir kopuşu ifâde ediyor. Tabiata dönüş ise, kimileri için tutkulu bir ideal olsa da imkânsız bir şey. Into the Wilde filmi, bu dönüşün imkânsızlığını dramatik olarak anlatan bir film. İnsanın varoluşsal temelleri bu dönüşü imkânsız kılıyor. Sanki tabiattan uzaklaşmaya göre şekillenmiş bir varoluş bizimkisi. Feylezof Kant, bu meseleyi, bence de tesirli bir şekilde ortaya koyuyordu. Nomen ile fenomen arasında yaptığı ayırım üzerinden, insanın tabiatı çok sınırlı bilebileceğini yazıyordu. Nesnel bilgi, eksik bilgiydi. Çünkü bilmek ancak içeriden bilmek olduğu zaman tekemmül edebilirdi. insan, tabiat veyâ tabiî durumlardan uzaklaşıyor, ona belli bir mesâfeden bakıyordu. Evet, tabiat hakkındaki bilgilerimizi, yâni nesnel bilgi kapasitemizi geliştirebilir; ona hakim de olabilirdik. Meselâ yağmurun nasıl yağdığını bilebilir, hattâ bu bilgiler üzerinden yağmuru sun’i bir şekilde yağdırabilirdik. Ama bu, bizim yağmurun ne olduğunu bildiğimiz manâsına gelmezdi.

 

Gâliba mesele şurada: Biz tabiatın, fizikî olarak son derecede zayıf olan varlığımıza doğrudan veyâ dolaylı olarak doğurduğu tehlike ve tehditleri bertaraf etme işini, bir aşamadan sonra çok abarttık. Modernleşme, Baudrillard’ın işâret etmiş olduğu üzere, bizâtihi olarak bir aşırılık fenomenidir. Tabiat-insan ilişkisini bir husûmet ilişkisine, bir savaşa dönüştürdük. Tabiata hâkim olmak, tabiata olan bağımlılığımızı sona erdirmek, onu yenmek, ona hâkim olmak, onu dönüştürmek gibi ifâdeler zihnimizi işgâl etti. Meselelerimizi kökten halletmek istedik. Tabiata bağımlı yaşamaktan bıkmıştık. Yağmur yağmayınca, üstüne üstlük sıcaklar başlayınca ekinler kavruluyor, kıtlık başlıyordu. Bunu bir dereceye kadar anlayabiliyorum. Evet, tabiata bağımlı yaşamanın ağır zorlukları, çileleri, riskleri vardır. Bunlardan kurtulma arzusudur refah kavramına derinlik kazandıran. Büyüsü de buradan gelir. Refaha ermek, ferahlamak… Tabiat hakkında elde ettiğimiz her yeni bilgiyi, onu yenmek adına tahripkâr bir silâha dönüştürdük. Özünde firavun sanatı olan mühendislikler bu savaşın ordularıydı.

 

Daha vahim olan ise, tabiat ile görece belli bir mesâfeden hemhâl olan, adına geleneksel denilen habituslara, yâni muhitlere, tek bir parçasını istisna bırakmadan saldırdık. Dışlayıcı ilkellik ve vahşilik, geri kalmışlık algı ve yargısı buradan neşet etti. O ilkeller, aynı zamanda vahşîler, kimyâdan nasiplerini alamamış hâlâ büyücüden şifâ bekleyen zavallılar; yıldızlardan medet uman budalalar,yağmur için hâlâ yağmur tanrısının eşref saatini ekleyen şaşkınlar, ilh.. Mekânlar yeniden tanzim edildi. Modern kentler, alt ve üst yapılarıyla inşâ edildi. Yeni bir habitus kuruldu buralarda.. Sanayi medeniyetine has yepyeni zihniyetler, duygular, ilişkiler, iş ve işlemler… Düzen ve tertipliydiler..ABD, Japonya, Çin ve tekmil Güneydoğu Asya değil, ama bilhassa Avrupa’da, eski habitusun fizikî çevrelerini ve yapılarını korumak, kollamak gibi bir hassasiyet de buna eşlik etti. Yaşadıkları ruh kaybının bir dereceye kadar farkındaydılar. Kuru bir düzen ve tertiplilik yetmiyordu. Eski şehirleri koruyarak, restore ederek modern kentlere sözüm ona bir ruh kazandırmak istediler. Aslında yapılan işin bir derinliği olduğunu düşünmüyorum. Tesirlidir ama, kozmetik ve bijüterik işlerdi yapılanlar.. İçinde turistk-artistik faaliyetlerin dışında hiçbir şey bulunamaz..

 

Biz, arada kaldık. Bizzât aşırılık fenomeni olan bu süreci daha da aşırı, daha tahripkâr bir hâle getirdik..Kaba bir pozitivizmdi bu. Süreç iki şekilde işledi. Modernist ilerilemeciler zâten eski olanı mahkûm etmişlerdi. Yıkım işini hazırlayan, arzuları, fikirleri ithâl ettiler ve projelendirdiler. Onların payına düşen ihmâl ve eski habitusu gözden düşürmekti. Ama projeyi üslenen muhafazakârlar oldu. Muhafazakâr udebâ, geleneksel habitusu dokularından soyutladı, ruhanîleştirdi. Somutluğunu, bağlamını kaybettirdi. Muhafazakâr siyâsetçiler ve girişimciler ise onlara hiç acımadı. Yıktı, geçti..Eğer bakış farklı olsaydı, yeni habitusun,üzerine titrenen ve bence de çok kıymetli olan muhafazakâr hassasiyetleri yaşanamaz hâle getireceğini görebilirlerdi. Bir bakıma muhafazakâr değerleri yaşatacak ortamların bizzat muhafazakârlar tarafından budanmasıydı bu. Son bir gayretle girişilen hummalı restorasyon faaliyetleri-ki ne kadarı bilinçli yapılıyor, meçhûl- sanki gecikmiş bir mahcubiyet..Biraz da turizm..Çocukluğumdan, gençliğimden âşina olduğum, âdeta bir kartpostal güzelliğindeki eski bir Osmanlı şehrinin, çok iyi bildiğim mahallerinde dolaşmak, ağır bir tahribatla gelen farkları, hüzün ve isyan duygularının karışımıyla seyretmek, arada hoş bir, iki restorasyon örneğiyle karşılaşmak, nihâyet, turist otobüslerinin mola verdiği, kebap kokularıyla dumanlanan bir noktada, Osmanlı’yı çağrıştıran,kitch zevki ile üretilmiş, sayısız bijüterik malzemenin yığıldığı, kadın erkek, çoluk çocuk, gelenler tarafından yağmalandığı dükkânların önünden geçmek.. Mustafa Kutlu Ağabey’in dediği gibi Hudullah’ı aştık gâliba…Hem de fena hâlde..

Google+ WhatsApp