Muhalefet Tevhidi Bir Eylemdir

Muhalefet Tevhidi Bir Eylemdir

“Kimileri gölgelerde yaşamaya, karanlıkta ölmeye yazgılıdır…”Stefan Zweıg
 
Sebastian Castellio, Calvin ile olan mücadelesini  “Sivrisinek file karşı” başlığı ile adlandırır. Bu abartılı örnek ile çok büyük bir düşmanı tahrik ettiğinin farkındalığını anlatmak istemişti.
 
O kalemini mızrak gibi kaldırıp bu tehlikeli kavgaya girdiği andan itibaren zırhlar içindeki diktatörlüğün üstün gücü karşısında tüm mücadelelerin etkisiz kalacağını gayet iyi biliyordu.
 
Yalnız ve korunmasız biri, arkasına binlerce, on binlerce kişiyi, üstelik devlet gücünü almış Calvin’le nasıl mücadele edecek, onu nasıl yenecekti?
 
Calvin bütün bir şehri, bir devleti, katı bir itaat mekanizmasına dönüştürmeyi, her tür bağımsızlığı, düşünce özgürlüğünü tümüyle kendi öğretisi içine hapsetmeyi başarmıştır.
 
Şehrin ve devletin içinde belli bir güce sahip ne varsa onun mutlak kudretine tabidir. Bütün makamlar ve yetkili merciler, şehir meclisi ve kilise yönetimi, üniversite ve mahkeme, finans ve ahlak, rahipler, okullar, kolluk güçleri, hapishaneler, yazılan ve sözle ifade edilen her şey, hatta gizlice fısıldanan kelimeler de…” (1)
 
***
 
İslam’da muhalefet ve eleştiri tevhidi bir gelenektir.
 
Kuran muhatabına maruf olanı emredip iyinin yanında yer almayı önerirken kötünün karşısındadır ve uzlaşmazdır.
 
Sömürüye dayalı her şeyi reddeder.
 
Her şeyi ama her şeyi…
 
Hırsızlığı, şirki, nifakı, fitneyi, tefeciliği, zulmü, baskıyı, diktatoryayı, köleliği, krallığı ve saltanatı…
 
Çünkü muhaliftir.
 
Kurulu düzenlerle ilişkisi reddetme üzerinedir.
 
O itaatsizliği emreder.
 
Zira Tevhidi dinlerin gayesi iyiyi, adaleti ve özgürlüğü insanlar arasında yaygınlaştırmak, hakim kılmaktır.
 
İslami muhalefet geleneği, imanı, tevhidi, adaleti, direnişi, şurayı ve iyiliği emretme geleneğidir.
 
Nebinin ölümüne dek bu gelenek cari olsa da, onun ahirete irtihaline müteakip bir karşı devrime dönüştü.
 
Bu karşı devrim, her asırda farklı şekillere bürünüyor olsa da temel misyonu egemenlerin, otoritenin, saltanat sahiplerinin yanında yer almak, baskıcı rejimleri desteklemek, muhafazası için çaba sarf etmektir.
 
Bugünkü İslam toplumlarında egemenlere, saltanat sahiplerine yönelik muhabbetin temeli işte bu muhafazakâr ruhtur.
 
Ve tüm elçiler, davetçiler insanlık tarihi boyunca yaşadıkları toplumlarda en büyük baskıyı o toplumun züht elbisesine bürünmüş muhafazakâr ruhbanlarından, egemenlerin yanında saf tutan muharref din savunucularından gördü.
 
Genel olarak din adamları sınıfı asırlarca hak ihlallerine, zulme, adaletsizliğe ve işkence gören, yakılan, kılıçların altına incecik boyunlarını uzatan mazlumlara karşı her daim statükonun, otoritenin yanında durarak omuz verdi, meşrulaştırdı, en büyük destekçi oldu.
 
Oysa tevhidi olma iddiasında olanlar, iddialarında samimi iseler bulundukları toplumlarda statükonun, kurulu düzenlerin değil; mazlumların sesi olmak, adaletsizlik ve sömürüleri protesto etmek, reddetmek, kabullenmemek, eleştirmek, itiraz etmek zorundadırlar.
 
Sadece hak adalet özgürlük arayışında olan topluluklar tevhid iddialarında samimi olabilirler.
 
Onlar sayıları az da olsa, güçsüz de olsalar, yaşadıkları toplumlarda bir avuç ta kalsalar egemenlerin hegemonya, baskı, istila, sömürü, savaş, işgal ve katliamlarına karşı “herkes için özgürlük ve adalet” isteyen bir ahlak ve vicdan hareketi olarak kendilerini tanımlamak zorundalar.
 
Çünkü tevhidi dinlerin yeryüzü misyonu zaten budur.
 
Tevhidi olmak gerek yerel gerekse küresel ölçekte yeryüzündeki her olumsuz gelişmeye karşı bir protesto, bir toplumsal eleştiri ve bir muhalefet geliştirmeyi zorunlu kılar.
 
Aynı Ali b. Ebu Talip, Ammar b. Yasir ve Ebu Zerr’in  Allah resulünün ölümünü müteakip Ümeyyeoğullarının toplumu ifsat ve haksızlıkları karşısında tavizsiz bir muhalif ve eleştirel tavır takınması gibi… Ya da Hüseyin, Hasanı Basri, Amr b. Ubeyd, Vasıl b. Ata, Malik b. Enes, Ebu Hanife gibi…
 
Onlar despot Emevi ve Abbasi iktidarlarına karşı itiraz ettiler, mesafeli durdular. Ama ne yazık ki bu muhalif çizgi bir gelenek haline getirilemedi. Aksine “itaat” kültürü yaygınlaşarak munis, muti, edilgen, itaatkâr kimlikler model oldu.
 
İşte İslam dünyasının bugünkü meylinde etken bu modeldir.
 
Ve bu misyon sessiz çoğunluklara zalim yöneticiler için hatimler indirterek dindarlık adına kötüyü muhafazaya yol açtı asırlar boyu…
 
***
 
Genelde elçilere tarih boyu en güçlü tepki o toplumun egemenlerinden gelir. Egemenler yönetir, nemalanır, buyurur, emreder, ödüllendirir ve cezalandırır.
 
Ve elçiler onlar için bir tehdittir.
 
Bu nedenle inananlarla egemenler arasında sürekli mücadele vardır ve bu sünnetullahtır.
 
Elçileri takip etme iddiasında olmanın en önemli delili zalimlerin yanında ve safında yer almamalarıdır.
 
Çünkü din şirk düzenlerini reddederek zalimlere itiraz etmekten, kötü olana razı olmamaktan başka bir şey değildir ki!
 
***
 
Dinler tarihi baskı zulüm ve işkence tarihidir.
 
Hangi coğrafyada hangi dinden olursa olsun, geleneksel din anlayışına ters düşenlerin ve muhalif olanların sapkın sayılıp işkence edildiği, yakılarak öldürüldüğü asırlar…
 
Yüzyıllar boyu din adına milyonlarca insan katledildi, öldürüldü.
 
İşte Sebastian Castellio da bir elçi ya da nebi olmasa da aynı onlar kadar yalnız ve güçsüzdü.
 
Aynı elçiler kadar kötüye itiraz eden yürekli biri idi o.
 
Geleneksel olana itiraz ederken işkencelere uğradı, her adımı izlendi, kitapları yakıldı, yırtıldı, yazması yasaklandı ve öldüğünde mezar taşına kireçler saçıldı.
 
Zaten insanlık tarihi güçlülerin yazdığı bir tarih değil midir?
 
Biz biliyoruz ki tarih, çoğunun adı kayıtlarda yer almasa da, bilinmeyip hatırlanmıyor da olsa inancı uğruna ölenlerle doludur.
 
İdeallerinin mücadelesini verirken onlar, dönemlerinin güçlü yöneticilerine, muktedirlerine, kötülerine, din baronlarına karşı azimli direniş destanları yazdılar asırlar boyu.
 
Bu yüzden doğrusu, iyileri mümin/ kâfir ayrımına sokarak kategorize etmek ve mümin olanlarına dua edip diğerlerini ihmal etmek pek yadırgatıcı gelmekte bana.
 
İşte Sebastian Castellio da düşünce özgürlüğü adına Calvin’e ve diğer din tiranlarına meydan okuyan bir idealistti.
 
Gerçekten de fil karşısındaki bir sivrisinekti o.
 
Üstelikte bir çulsuz…
 
Yani bir hiç!
 
Çeviri ve özel derslerle karısı ve çocuklarının karnını güçlükle doyuran yoksul biri.
 
Ama o yaşadığı dönemde herkesten daha özgürdü.
 
Çünkü bağımlı değildi, bağnazlığa teslim olmamıştı.
 
Etrafında ne soylu beyler, ne kayserler, ne de krallar vardı.
 
Yapayalnızdı ve tüm bu yalnızlığına, güçsüzlüğüne rağmen bir muhalifti o.
 
Muhalif olanlar eğer geçekten iyiyi temsil ediyorlarsa korku ve hüzün yoktur onlar için.
 
Birilerinin sadece etrafına bakınarak gizli gizli çekinerek, korkarak taraftarlığını fısıldayabilmesi yeter onlara güçlerini bileylemek adına…(2)
 
O halde din bir başkaldırıdır…
 
Ve tüm resuller muhaliftir.
 
Ve muhalefet zaten tevhidi bir eylemdir…
 
Selam ve dua ile…
 
Enes TARIM
 
Notlar:
 
(1) “Stefan Zweıg- Vicdan Zorbalığa Karşı”
 
(2) (age)

Google+ WhatsApp