Moral önderlik

Moral önderlik


Bu köşedeki çeşitli yazılarda eşitliksiz dünya işbölümünde son derecede hayâtî bir tesire sâhip olan “hegemonya” kavramı üzerinde sıklıkla duruldu. Dünyâda hâkim olan güçler sâdece “ekonomik” ve “askerî” açıdan değil, “kültürel” açıdan da baskın bir konuma gelebildikleri zaman “hegemonya” süreçleri tamamlanıyor. Değilse ilk iki değişkenin, sürdürülebilir bir dünyâ hâkimiyeti için yeterli olmadığını biliyoruz.

Bir misâl üzerinden gidelim. 1950-1970 arasında Sovyetler Birliği ilk iki değişken üzerinden hatırı sayılır bir gelişme göstermişti. Hattâ meşhûr iktisatçı Samuelson, o günlerde bu gelişmeye dikkât çekerek, Batı kampı için mağlûbiyeti kabûl etmenin vakti geldi meâlinde değerlendirmeler yapıyordu. Gelişmeler ise tam tersi bir istikâmette seyretti. 1980’lerde Sovyetler Birliği ağır bir kriz yaşamaya başladı ve nihâyet 1990’ların başında çöktü. Bu gelişme Batı’da derin bir sarhoşluğa sebebiyet verdi. Analitik bir bakıştan hareketle bu , Batı’nın zaferi olarak îlân edildi. Bu zâfer hem ekonomik hem de kültürel-ideolojik bir zaferdi. Ekonomik olarak “kapitalizm” “sosyalizmi”, ideolojik-kültürel olarak da “liberâl demokrasi”, “otoriter” ve “totaliter” olan karşıtını “târihe gömmüştü”. Artık Batılı değerlerin önü açılmış ve evrensel bir hâkimiyet sağlamıştı. Bu kesinlenmiş bir morâl üstünlüktü.

Analitik düşünce ve metod entelektüel çalışmalarda yer yer, hele ki başlangıç olarak faydalıdır. Akıl yürütmek için pek çok çalışma analitik eksende başlatılabilir. Ama bu bakış mutlaklaşırsa büyük bir kavrayışsızlığa yol açacaktır. Maharet sâdece olguları kavramsal olarak parçalamak değil; ilişkilendirmekte yatıyor. Analitik, ayırmakla, parçalamakla, her bir parçanın yek diğerinden farkını ortaya koymakla yetinen bir düşünce hâline gelince, parça başına düşünmek olarak târif ettiğim bir sıkıntıyı da ister istemez doğuracaktır. Hâlbuki mesele parçaların hem kendi aralarındaki ilişkilerini hem de bütün ile bağını anlamaktır. Eğer böyle bakabilirsek Sovyetler’in yaşamış olduğu krizi sosyalizmin krizi olarak değil, dünyâ sanayi kapitalizminin yaşamakta olduğu krizin Sovyetler Birliği’ndeki yansıması olduğunu da görebiliriz. Sovyetler’deki hantallık, “bürokratikleşme” ve “rutinleşme” ile mâlûl olan dünyâ sanayi kapitalizminin genel olarak hantallaşmasının uç vermesi olduğu bugün artık görülebiliyor. Çernobil fâciası bunu resmediyordu. Ama Japonya’daki Fukuşima da bundan farklı değildi ki. Bugün altyapıları eskimiş ABD ve AB’deki durgunluk, küçülme manzaraları çöküş hâlindeki Sovyetler Birliği manzaralarıyla hayli örtüşüyor. Buradan da 1990’lar Sovyetler’de başlayarak dalda dalga yayıldığını ve 2000’lerden başlayarak ucunun Batı’yı tutmuş olduğunu anlayabiliyoruz.

O günlerde ABD Başkanı olan Reagan, ”İslâmî terör“ temelinde yeni bir düşmana işâret etmeye başladı. Bu ilk başlarda elbette İran’daki Şiî Humeyni Rejimi’ydi. Zaman içinde dallandı budaklandı ve El Kâide, Boko Haram, Tâliban vb örgütler üzerinden Selefî bir çeşitlilik kazandı. Esâsen ideolojik ve kültürel eksendeki moral üstünlüğü devâm ettirmek için geliştirilen bir karşıtlıktı bu. Ama komünizm karşıtlığından farklı olarak ideolojik boyut yumuşatılıyor; buna mukâbil kültürel boyut derinleştiriliyordu. Batı morâl üstünlüğü, ABD standartlarına dayalı olarak tüketim kamusallıkları üzerinden çok katmanlı bir şekilde kültürelleştirdi. Bundan sonra “ İslâmî terör”, Batı’nın kültürel olarak “hayât tarzını” hedef alan bir tehlike olarak takdim edilecekti. Ne de olsa “komünizm tehlikesi”nin fikrî alt yapısı ve pratikleri Batı’nın içinden gelmemiş miydi? Ama artık tehlike tamâmen dışa atılıyordu. Bu da “ideolojilerin aşılması” gibi sözde bir yumuşamayla takdim edilen, lâkin çok daha sert ve uzlaşmaz bir çelişkinin yükseltilmesiydi.

Çin’in ekonomik düzeyde evvelâ emek; daha sonra da sermâye ve teknolojik olarak yükselmesi ve Batı’ya rakip olması Batı’nın morâl üstünlüğü ve liderliğini tehdit eden bir gelişme olmadı. Son Çin Komünist Partisi Kongresi’nde liderin yaptığı târihi konuşmada bu eksiklik dile getiriliyor ve Çin’in tekmil dünyaya anlatabileceği bir hikâyesi olmasının gerekliliği anlatılıyordu. Evet Çin mûcizesinin hiçbir hikâyesi yok. Bundan sonra olabilir mi? Buna da inanmakta zorlanıyorum doğrusu. Çünkü morâl üstünlük sağlayan hikâyeler sürecin içinden gelirse gelir; değilse sonradan sürece giydirilemez. Çin bu sadette sınıfta kalmış görünüyor.

Gelelim Batı’daki hikâyeye… ”Demokrasi, üretim ve refah” üçlemesine dayan an bir hikâye anlattılar evvel. Bu hikaye daha sonra “Demokrasi, refah ve tüketim” olarak revize edildi. Bunlar nihâyetinde mülkiyetçi, politik-ekonomik seviyelerde tahakkümcü(possesive) iddialara dayanıyordu. Şimdi ise yeni kültürel incelticilerle “ tabiata uyumluluk” ve minimalizm” üzerinden “teknolojik” târif ediliyor moral üstünlük… Batı’yı bir noktada takdir etmek gerekiyor. Kendi târihsel safralarını çevreye ihrâç edip kendilerini aklamakta son derecede başarılılar. Hâsılı Batı cephesinde değişen bir şey yok.. Morâl üstünlüklerini devâm ettiriyorlar. Üstelik sistem karşıtı bütün hareketlerin desteğini alarak…

Google+ WhatsApp