Modernleşme Sürecinde Dinin Yeniden Yorumuna Namık Kemal Örneği

Modernleşme Sürecinde Dinin Yeniden Yorumuna Namık Kemal Örneği


Öyle görülüyor ki Namık Kemal, Rousseau’dan etkilenmiştir. Zira Rousseau da devleti manevi şahıs olarak tanımlar. Kemal’in amme hukuku, kamu menfaati gibi kavramsallaştırmaları Rousseau’dan alınmadır.

 

Osmanlı Devletinde 19. yüzyılın ilk yarısına kadar ıslahat hareketleri askeri alanın dışında sonuçsuz kalmış, diğer alanlarda yapılması istenen reformlar yapılamamıştır. Tanzimat Fermanıyla birlikte ilk resmi beyannamenin ilan edilmesiyle, Devleti Âli’nin asırladır meydana getirdiği dine dayalı geleneğin ve kültürün meydana çıkardığı yaşam tarzından başka bir yaşam tarzına geçilmeye başlandı. Bu değişim ve dönüşüm, ilerleyen süreçte yelpazesini genişletir iken aynı zamanda Müslüman ahaliye kendi döneminden sonra sürekli tartışılacak birçok meseleyi kriz halinde ortaya çıkararak miras bıraktı. 

 

21. yüzyılda Müslüman camianın konuşup tartıştığı meselelerin özüne dikkat edildiğinde, 19. yüzyılın ikinci yarısında ve 20. yüzyılda Osmanlı toplumunda konuşulan meselelerin bir devamı olduğu görülür. 19. yüzyılın başlarında kendini göstermeye başlayan değişim ve dönüşüm süreci, bu değişimin niteliği ve yönü bakımından kendi tarihi sürecinin bir devamı olmadığı için ciddi tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Kendini gösteren yeni değişim ve dönüşüm farklı muhtevasıyla kendi özüne muhalif olduğu gibi, siyasi, iktisadi, içtimai, hukuki alanlarda da mevcut içtimai yapı tarafından kabulü imkânsızdı.

 

Diyarı küfür Batı devletlerinin baskısıyla başlayan bu yeni süreç, Müslüman topluma yeni bir istikamet ve kendi özüne muhalif bir muhteva ile değişmesini ve dönüşmesini teklif ediyordu. Bu değişim teklifi sadece araçların, kurumların, siyasi ve hukuki yapılanmanın değil, amaçların da değişmesini gerekli kılmaktaydı. Belki de dönemin Müslüman aydınlarının kavrayamadığı, araçların değişmesinin, amaçları da değiştireceğine dönük feraset tutumuydu. Belki bu durum onların içinde yaşadığı kaotik durum göz önüne alındığında bir yere kadar mazur görülebilir. Lakin her ne değişirse değişsin, asla değişmeyecek olanları da değiştirmeye kalkmalarının mazur görülebilecek yanı bulunmamaktadır. 

 

Osmanlı modernleşmesine resmi anlamda ortalama bir tarihi başlangıç belirleyecek olursak, bu tarihin Tanzimat ile başlayabileceğini söylemek mümkündür. Tanzimat ile başlayan ve özellikle toplumsal değişime ağırlık verilen demokratik temelli modernleşme, I. Meşrutiyet ile siyasi alanda da değişimi beraberinde getirmiştir. Özellikle günümüzde “İslamcı” olarak adlandırılan kesimin birinci nesli diyebileceğimiz ve temsil gücü yüksek olan şahsiyetler, Tanzimat sonrası siyasi alanda da modernleşmeyi savunmuştur. O cenahın talep ettiği parlamenter sistem, meşrutiyet olarak gündeme gelmiş ve meclisli bir siyasi yapının cari olması için çaba sarf etmişlerdir. 

 

Tabî ki onların bu talebi, Osmanlı siyasi idare yapısı içerisinde mümkün olması çok zor görünmektedir ve bunu kendileri de bilmektedir. Önlerindeki en büyük engel, mevcut yapıda din ile devletin bir bütün olarak değerlendirilmesi, içtimai yapının şeriatın buyurganlığına tâbi olması, teba ve reaya hukukunun varlığını koruması, düşünülen yeni siyasi yapının inşasına mani olmaktaydı. Siyasi alandaki değişimin önündeki mesele, meşruiyet meselesiydi.

 

Yeni siyasi yapının kurulmasını isteyenler sadece Müslüman cenah değildir. Bu cenahla birlikte, laik seküler zihne sahipler ve İttihat Terakki mensupları da mevcudun değişmesini istemektedir. Fakat her iki kesim de Müslüman topluluk önünde istediklerinin gerçekleşebilmesi için meşru bir zemin bulmalıdır. Tabî bu meşru zemini sağlamanın yolu da İslam, Kur’an ve dini kavramlardır. Dinin, kavramlarıyla birlikte mevcuda göre yeniden yorumlanması gerekmektedir. Zira parlamenter sistem içerisinde, Müslümanlar olacağı gibi, gayrimüslimler de yer alacaktır. En büyük sorun da buradadır.

 

Meşruti yönetimi, meşveret kavramıyla meşrulaştırmak için meşveret meclisi kurmak, meşveret meclisini oluşturmak için de, hürriyet ve müsavat kavramlarını yeniden yorumlamak zorundaydılar. Tabî bütün bunları yapabilmek, kavramlara siyasi olarak yeniden anlam yüklemek için ise içtihat kavramına ihtiyaçları vardı.

 

I. Meşrutiyet dönemi Müslüman muhalefetinin ileri gelenlerinden Namık Kemal (1840-1888), Ziya Paşa (1829-1880), Ali Suavi (1839-1878), laik kesimden Abdullah Cevdet (1869-1932), Ahmed Rıza (1858-1930) gibi şahıslar cari olan siyasi otoriteye en yüksek perdeden muhalefet edenlerdendir. Her iki kesimin de davalarına meşruluk sağlayabilmeleri için, alternatifsiz olarak dine ve dinin kavramlarına ihtiyaçları vardır. Namık Kemal ve Ziya Paşa 1868 yılında Paris’te Hürriyet adlı bir gazete çıkarmaya karar verir. Abdullah Cevdet “İçtihad”, Ahmed Rıza “Meşveret” gazetelerini çıkarır. Gazetelerin adları dönemin değişim ve dönüşümünün hangi yönde talep edildiğini ifade etmesi açısından manidardır.  

 

Namık Kemal ve Ziya Paşa Londra’da buluşarak birlikte 1868 tarihinde “Hürriyet” gazetesini çıkarmaya başlar. Namık Kemal çıkardığı gazete ile birlikte mevcut iktidara karşı şiddetli bir muhalefeti kendisi için görev bilir. Bu sebeplerden dolayı Namık Kemal, ülkede meşrutiyet yönetiminin kurulması, idarî ve içtimaî kurumlardaki bozuklukların giderilmesine dair düşünceler öne sürer. Bütün bu meselelerde onun çıkış ve varış noktası ferdin ve halkın siyasî hürriyetini elde etmesi, iktidara karşı vatandaşlık haklarının korunması, halkın hâkimiyetinin sağlanması, keyfi idarenin önlenmesi, idarenin parlamento tarafından denetlenmesi hususlarıydı. Kanaatimizce gazetenin adının Hürriyet olması, gelişi güzel seçilmiş bir isim olmaktan öte, dönemin baskıcı iktidarına karşı muhalefet yüklü anlam taşımasıdır.

 

Namık Kemal’in bu tür düşüncelerini I. Meşrutiyet’ten önce gündeme getirmesi, meşveret kavramı üzerinde en çok ve en uzun tartışmalar yapması, parlamenter sistemi savunması, devlet yönetiminde kuvvetler ayrılığının zaruretine vurgusu, siyasi alanda erken dönem modernleşme çabaları olarak değerlendirilebilir. Özellikle saltanat yönetimine, tek kişinin egemenliğine karşı sert tavrı, günün muktedirleri tarafından hoş karşılanmaz. 

 

Namık Kemal, hemen hemen tamamının demokratik temelli olan bu taleplerini ifade eder iken, aynı zamanda İslami literatüre ait meşveret, hak, adalet, biat, şeriat, hâkimiyet, iman, hüküm, Ehlü’l-Hal ve’l-Akd vb. kavramları da kullanır. Batıya ait olanlarla, İslam’a ait olanları harmanlamaya çalışır. Dinin kavramlarına Batı siyaset düşüncesinde var olan siyasi kavramlardan karşılıklar bulmaya çalışır. Her ne kadar orta yol bulmaya çalışsa da, ağır basan taraf daima, Batıya ait olanlardır. Bu durum da O’nu sıkıntılı bir ruh haline sokmaktadır. Bu paradokstan kurtulmak için, dine ait kavramlara, Londra’dan bakarak yeniden yorum getirmeye çalışır.

 

Bu sebepten modernleşme sürecinde Kur’an-i kavramlara, ayetlere ve hadislere en çok başvuranlardan birisinin Namık Kemal olduğu söylenebilir. Dönemi araştıran ve inceleyen uzmanlar1 tarafından Namık Kemal’in ayet ve kavramları yeniden yorumlayarak Hürriyet’te neşrettiği makalelerinin bazılarının adları: Hubbü’l-Vatan Mine’l-İman,2 İhtilafu Ümmeti Rahmeh,3 Ve Şavirhum fi’l-Emr,4 İnnallahe Ye’muru bi’l-Adl ve’l-İhsan,5 Usul-i Meşveret Hakkında6 adlı makaleleridir.

 

Onlarla müşavere et

 

Namık Kemal, Hürriyet’in dördüncü sayısında neşrettiği bir makalesinin başlığını, Ali İmran suresinin 159. ayetinde yer alan “Ve şavirhum fil emr” kelimesini seçer. Namık Kemal bu ayet üzerinden meşveret kavramına atıf yapmakta, meşveret kavramından da meşruti yönetime meşruluk sağlamaya çalışmaktadır. Namık Kemal ayrıca, “Seyyidül kavmi hadimühüm. Bir kavmin efendisi, onlara hizmet edendir” Hadis-i şerifini de makale içinde ele alır ve halkı iradesi lehine yorumlar.7 

 

O’nun düşüncesinde adil bir hükümetin oluşması için iki seçenek vardır: “Hükümeti daire-i adilede tutmak için iki esaslı çare vardır ki birincisi idarenin nizamatı esasiyesini zimmetinden kurtarmak, aleme ilan etmektir. Hükümetten sadır olabilecek teviller, ihtilaflar inkârlar bu suretle def edilebilir.

 

İkincisi usulü meşverettir ki, o da birinci nüshamızda neşir olunduğu üzere kudreti teşrii, erbabı hükümetin elinden almaktır. Devlet bir şahsı manevidir. Kanun yapmak onun iradesi icra etmek efali hükmündedir. Bunların ikisi bir elde oldukça hareketi hükümet, bir kuvveti ihtiyarı mutlakadan kurtulamaz. İşte şurayı ümmetin lüzumu bundan tertip eder.” (aynı makale) Burada dikkat çeken ifade, devletin bir ‘şahsı manevi’ olarak değerlendirilmesi ve yasamanın hükümetin (ya da padişahın) yetki alanından çıkarılmasıdır. Yasama bir kişinin veya bir grubun elinde değil, şurayı ümmetin yani parlamentonun yetki alanında olmalıdır.

 

Öyle görülüyor ki Namık Kemal, Rousseau’dan etkilenmiştir. Zira Rousseau da devleti manevi şahıs olarak tanımlar.8 Kemal’in amme hukuku, kamu menfaati gibi kavramsallaştırmaları Rousseau’dan alınmadır. Müellifin ilerleyen satırlarda halkın hâkimiyetinin gerekliliği üzerinde çok sıkça durması, her ümmette ‘hakkı hâkimiyet umumundur’ yaklaşımları, Batılı siyaset kuramcılarının fikirlerine gizli bir atıf yapmaktadır.

 

Namık Kemal’in özellikle bu ayeti seçmesinin önemli bir nedeni vardır. Zira ayette “onlarla müşavere et” ilahi emri vardır. Namık Kemal ve çağdaşlarının talep ettiği meşruti idare parlamenter sistemdir ve parlamentoda gayrimüslimler de bulunacaktır. Dönemin uleması tarafında en çok tartışılan mesele, gayrimüslimler meşveret meclisine dahil edilebilir mi? Bunun fıkhi açıdan imkânı var mıdır? Namık Kemal ve kendisinden sonra gelenler bu ayet üzerinden yürüyerek çoğulcu bir parlamenter yapıyı oluşturmak için azami çaba sarf etmiştir. I. Meşrutiyet’in ilanından önce de, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra da en çok tartışılacak olan ayet Ali İmran suresindeki 159. ayettir.   

 

Namık Kemal makalenin seyri içerisinde, meşruti idareye sürekli vurgu yaparak, şuranın gerekliliği üzerinde durur. Kullandığı dil, literatür olarak İslami duygu yüklü olmakla birlikte, Avrupa’nın gücü karşısında devletin duramayacağı, eğer meşruti idareye geçilmezse, ‘Düvel-i Garb’ müdahalesinin kaçınılmaz olacağını zikrederek, Payitahtı üstü kapalı tehdit eder. Namık Kemal, ağırlıklı olarak meşveret, halkın hâkimiyeti, devletin işleyişi ve şura hususları üzerinde durur. Makalesine başlık yaptığı ayeti, Müslüman halkın dikkatini çekmek ve düşüncelerine meşru bir zemin hazırlamaya dönük olarak seçtiği anlaşılmaktadır.

 

Namık Kemal meşruti idarenin şeklini de ifade eder ve bunu üç kategoride ele alır. Birincisi kanunları hazırlayacak, devlet idaresinde ortaya çıkacak sorunları çözecek Meclis-i Şurayı Devlet. İkincisi bu meclisin hazırladığı kanunları tetkik ederek kabul edecek veya geri çevirecek Meclis-i Şurayı Millet. Üçüncüsü devletin işleyiş nizamını ve toplumun hürriyetini korumak, kendisine arz olunacak kanunların yürürlüğe girmesinden önce kontrolünü yapmak üzere bir Senato. 

 

Namık Kemal, Senato’nun nasıl oluşacağını da, Meşveret üzerine neşrettiği mektupların dördüncüsünde izah eder. Senato üç sınıf azanın birleşmesiyle ortaya çıkar. Bu azalardan birincisi saltanat hanedanının fertleridir. Bu fertlerden on sekiz yaşını doldurmuş herkes bu meclisin azası sayılır. İkinci sınıf aza, dini liderlerdir, mareşaller, paşalardır. Üçüncü sınıf azaları ise padişah istediği kişilerden tayin eder.9 Namık Kemal devlette adaletsizliğin bitmesi, şahsi hürriyetlerin hakkıyla kazanılabilmesi için böyle bir senatonun oluşmasını zaruri olarak görür. Böyle bir meclisin gerekliliğinin esası da, yargı ve yürütme arasında adaleti temin ve toplumun hürriyetini muhafaza etmektir.

 

Allah adaleti ve ihsanı emreder

 

Hürriyet’in 30. sayısında makalesinin başlığı ise, Nahl suresinin bir ayetidir. Makale başlığını “İnnallahe Ye’muru bi’l-Adl ve’l-İhsan” olarak belirler. Namık Kemal’in makalesi gazete sayfasıyla sekiz sayfadır. Gazete sütunlarına sığdırdığı böyle uzunca makaleleri, küçük bir risale olacak kadar uzundur. Günümüz gazete sütunlarında yer alan aydın entelektüellerin makalelerini göz önüne aldığımızda, Namık Kemal’in meramını anlatmak için ne denli çırpındığını anlamak sanırım zor olmayacaktır.

 

Namık Kemal makalesine adalet ve ihsan kavramlarını tanımlayarak başlar. Adalet ve ihsan; “ıstılahı fıkhıyede iki şeyi birbirine tercih etmeyerek tesviye etmek ve ihsan ki iyilik eylemek manasınadır.”10 Bu iki haslet bir cemiyette mevcut olmadıkça terakki-i medeniyet mümkün olamaz. 

 

Müellif makalesine İslam tarihine temasla devam eder. Asrı Saadet’ten Kanuni’ye kadar adaletin nasıl tecelli ettiğini tarihi rivayetlerle izaha gayret eder. Dönemin Müslüman aydınlarında var olan zihinsel çelişkiler Namık Kemal’de de vardır. Modernleşme döneminin genel kabulü, “İslam o zaman kadar doğru bir şekilde anlaşılamamış ve Müslümanlar bu yüzden geri kalmıştır.” Bu genel kabule rağmen Müslüman aydınlar gerektiğinde Müslümanların tarihi dönemlerinden parlak sayfaları alıp kullanmaktan da geri durmamıştır.

 

Namık Kemal, İslam tarihindeki adaletli dönemleri zikrettikten sonra ilginç bir yere gelir. İslam dünyası için bu dönemlerin kapandığını ve artık adaletin Avrupa’da kaldığını ifade eder. Avrupa’da zengin fakir ayırt edilmeksizin, halkın hâkimiyeti sonucu ortaya çıkan parlamentoda, vekillerin marifetiyle kabul edilen kanunları tatbik etmektedir ve yine halkın isteğine göre düzenlenen usullerle seçilmiş hakimler tarafından mahkeme olmadan kimse cezalandırılamaz. 

 

Müellif bu satırları İngiltere’nin merkezi, Paris’ten yazmaktadır. Bu satırları yazdığı tarihten henüz on yıl gibi kısa bir süre önce, emperyalist İngilizler Hindistan’da var olan Babür İmparatorluğunun son idarecisi olan Bahadır Hanı cezalandırmış, Hindistan kıtasındaki Müslümanları katletmiş, akla gelmedik zulümler işlemiştir. Sadece Müslümanları değil, işgal ederek yeraltı ve yerüstü zenginliklerini sömürdüğü, halklarını katlettiği coğrafyalarda akıl almaz zulümler işlemiştir.

 

Namık Kemal için adalete misal gösterilecek diğer bir ülke Fransa’dır. Fransa’ya ve o devletin siyasi yapısına hayrandır. Namık Kemal, Paris’ten Payitaht’a adalet dersi vermeye çalıştığı ve adaletini gıpta ile anlattığı Fransa, kendi doğumundan elli yıl önce Napolyon eliyle Mısır’ı işgal etmiş, Müslüman millete kan kusturmuştur. Aynı Fransa Osmanlı toprağı olan Cezayir’i işgal etmiş, Cezayir halkına etmedik zulümler bırakmamıştır. Hayranı olduğu ve ‘Düveli Muazzama’ diye vasıflandırdığı Avrupa devletleri, dünya Müslümanlarının son temsilcisi olarak gördükleri Payitaht’a her türlü müdahaleyi yapmaktadır.

 

Namık Kemal, Batılı filozoflardan aldığı devlet kurumları arasındaki tasnifi, Müslümanlık anlayışındaki devlet terminolojisi içinde ele almaya çalışır. Devletin bir şahsı manevi olduğunu tekraren dile getirir. Kemal’in hassaten üzerinde durduğu mesele, kuvvetler ayrılığı meselesidir. Batının kendi tarihi içinde, sosyal, siyasal felsefi olarak ortaya çıkan siyasi kurumlaşmasının sonuçlarını, Osmanlı devleti için yeniden yorumlayarak uyarlamaya çalıştığı görülmektedir. Fakat makale başlığı olan ayetle, Namık Kemal’in bu çabası hiçbir şekilde uyuşmamaktadır. Zira kuvvetler ayrılığı dediği fren mekanizması laik karakterli bir mekanizmadır ve bu mekanizma şer’i esaslar dairesinde savunulamaz. 

 

Namık Kemal, daha önceki İslam devletlerinin birer cumhuriyet olduğunu ve bu şekilde idare edilirken çok başarılı işler yaptığını, fakat zaman içerisinde bu cumhuriyetlerin saltanata dönüşmesi sonucunda baskının ortaya çıktığını izaha çalışır. Müellifin bu yaklaşımı da kanaatimizce, İslam Siyaset Düşüncesinin içinde meşruluk bulabilecek bir yaklaşım değildir. 

 

Namık Kemal’in özellikle ve üzerinde uzunca durduğu diğer bir konu, Devleti Âli’nin kurumlarında yaşanan aksaklıklar ve adaletsizliklerdir. Uzun uzun bu mesele üzerinde duran Namık Kemal, Paris’ten Payitaht’ın kulağını çekmektedir. Ne hikmet ise, dönemin bütün Müslüman aydınlarında olduğu gibi, Namık Kemal’de de eziklik içinde fışkıran bir Avrupa hayranlığı bütün samimiyeti ile kendisini göstermektedir. 

 

Namık Kemal sadece ayetleri değil, İslam’a ait kavramları da yeni yorumlarında kullanışlı bir malzeme olarak değerlendirir. Bu kavramlardan biri de ‘Biat’ kavramıdır. İslam’da hilafet siyasi işlere ait bir haldir ve bunun meşru olarak gerçekleşebilmesi halkın ‘Biat’ıyla mümkündür. Bu da bir bakıma halk egemenliğine dayanır.11 Müellif bu makalesinde olduğu gibi diğer makalelerinde de “Ehlü’l-Hal ve’l-Akd”ın yerine halkı, kamu menfaatini, ammeyi koyar. Fakihleri ise Avrupa’daki hukukçularla özdeşleştirir. 

 

İslam Düşüncesinde siyaset üzerine önemli bir şahıs olan Maverdi’ye göre, Ehlü’l-Hal ve’l-Akd, halk değildir. Bu kurumda görev alanlar belli niteliklere sahip seçkin kişilerdir. Bu kişiler her yönüyle doğru bilinen adil şahıslar olmalı, biat edilecek kişide olması gereken şartları bilecek seviyede ilim sahip olmalı, birden fazla halife adayı varsa, hangisinin daha iyi idare edebileceğini anlayacak basiret ve ferasete sahip olmalı.12

 

Namık Kemal özellikle meşveret kavramı üzerinde çok düşünür, tartışır, kafa yorar. Gazetede meşveret ve meşveret usulü üzerine sürekli makaleler yazar, meşveret usulünü gündeme getirdiği mektuplar neşreder. O’nun meşveret anlayışı, bütün halkın iştirak ettiği meclistir. Bu mecliste müslim gayrimüslim beraberdir. Kast ettiği, milli egemenliktir. Bundan çıkardığı sonuç, cumhurun iktidara müdahalesidir. İslam da ilk çıkışından itibaren zaten cumhurdur.13 Lakin şimdi bu şartlarda cumhurun hâkimiyeti mümkün değildir. Fakat mümkün olmaması, bu hakkın ortadan kalktığı manasına gelmez. 

 

Halk hâkimiyeti üzerinde çok duran ve siyasal yapının temelini halkın egemenliği üzerine kuran Namık Kemal, biat kavramını da müracaat eder. Halk egemenliğinin şer’an bir mahzurunun olmadığını, olamayacağını zorlamalı yorumlarla meşrulaştırmaya çalışır. Bu çabalara delil arayışında, tarihi haberlerde vazgeçilmez başvuru mercileridir. Namık Kemal’in ilgili makalesinde yer alan aşağıdaki ifadeler, halk egemenliğini meşrulaştırma çabasının ne yaman olduğunu göstermesi açısından dikkate değerdir:

 

“Hâkimiyeti halkın muvafık şer’i olduğuna emniyetim var mıdır? diye soruyor. Subhanallah! Bendin içindeki mesele-i fıkhıyeyi okumamış mı? Hz. Sadık (ra) halife olup da imam Ali (ra) hakkı karabete istinad beyanı inkisar eylediği zaman, Hz. Faruk (ra) hazretlerinin, ‘sizin fazlınız müsellemdir, fakat halk onu istedi’ yollu verdiği cevabı tarihler de görmemiş mi?”14

 

Halk hâkimiyetine, halk egemenliğine bu pencereden bakan sadece Namık Kemal değildir. Dönemin Müslüman aydınlarının tamamına yakını, hem ayetlerden hem de tarihi verilerden halk egemenliğine meşru zemin hazırlamak için böyle yaklaşımlar sergilemiştir. Hz. Ömer’in (ra) ‘halk onu istedi’ dediği halk ile Namık Kemal’in kast ettiği halkın mahiyet olarak birbiriyle alakası yoktur. Dönem itibarıyla halk hâkimiyetini savunmak adına kendi görüşlerine ayetleri ve tarihi haberleri delil getirmeye çalışanlar, günümüzde Müslümanların yaşadığı zihinsel problemlerin temellerini atmıştır. Bu sebepten meseleye en iyi niyetle yaklaşıldığında, dinin üzerinde büyük tahrifat yapmıştır.

 

Sonuç yerine

 

Namık Kemal üzerine yapılan araştırma ve değerlendirmelerde ortaya çıkan sonuç, birçok çelişkiyi bir arada yaşayan, düşüncelerine çelişkileri yansıyan ve bu çelişkilerle birlikte döneminin sıkıntılarına çözüm arayan düşünürdür. Şurası da bir gerçektir ki, birini değerlendirmek bir düşünceyi konumlandırmak, bu işi yapacak kişinin dünyaya hangi pencereden baktığıyla alakalıdır. Bu sebepten Namık Kemal de araştırmacıların baktığı yere göre değişen birisidir. Bizim değerlendirmemiz de kendi zaviyemizdendir.

 

Namık Kemal’in, halkın hâkimiyeti üzerine bina ettiği siyasi yapı bakımından modern dönem ulusalcılığa ve milliyetçiliğe, hürriyet-i şahsiye düşüncesiyle liberalizme, dine ve dini kavramlara getirdiği yorumlarla sekülerliğe ve laikliğe yaslandığı söylenebilir. Kanaatimizce bu ve bu gibi vasıflar O’nun tartışmasız bir modernist olduğunu gösterir. Namık Kemal’in her ne kadar İslam’ı ve şeriatı savunduğu, fıkhın Müslümanlar için çözüm üretebileceğini ileri sürdüğü savunulsa da, kendisinin dönem itibarıyla diyarı küfürden çok etkilendiği gizlenemeyecek kadar aşikârdır. Namık Kemal’in, gavurların siyasi, içtimai ve iktisadi yapılanmalarını gıptayla anması, dünya insanlığına kan kusturan emperyalist Batıyı ‘Düvel-i Muazzama’ olarak görmesi, adaletin ve medeniyetin merkezini Paris–Londra olarak zikretmesi, dönemin hemen bütün Müslüman aydınlarında olan Batıya karşı eziklik psikolojisinin O’nda da var olduğunu açığa çıkarmaktadır.  

 

Namık Kemal, siyaset teorisinin temel argümanlarını ve kurumsal yapılanmasının teorik zemininin felsefi alt yapısını Batı merkezli düşüncelerden alarak görüşlerini ileri sürmektedir. Ancak buna rağmen bu düşüncelerine meşruiyet aradığı mercii dindir. Bu meşruiyet arayışının kendisini en net olarak belli ettiği yer, savunduğu siyaset düşüncesidir. Dini, laik seküler siyaset için kullanışlı bir hale getirme çabası, kendi zamanını ve mekânını aşmış, kendisini 21. yüzyıl Müslümanlık düşüncesinde dahi tartışılan sorunların tarihi arka planını oluşturanlardan biri durumuna getirmiştir. 

 

Dipnotlar:

 

01- Ali Donbay, Namık Kemal’in Hürriyet Gazetesindeki Makaleleri, Yüksek Lisans Tezi, T.C. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Yeni Türk Edebiyatı Bilim Dalı, Konya 1992

02- Hürriyet, sayı 1, tarih 29 Haziran 1868

03- Hürriyet, sayı 51, Haziran 1869

04- Hürriyet, sayı: 4, 20 Temmuz 1868

05- Hürriyet, sayı: 30, 18 Ocak 1868

06- Hürriyet, sayı: 12, 14 Eylül 1868

07- Namık Kemal, Ve Şavirhum fi’l-Emr, Hürriyet, sayı: 4, 20 Temmuz 1868

08- Rousseau, Toplum Anlaşması, çeviren Vedat Günyol, sayfa 23, MEB Yayınları, 1997

09- Usul-i Meşverete Dair Geçen Numaralarda Münderic Mektupların Dördüncüsü, Hürriyet, sayı 16, 12 Ekim 1868

10- Namık Kemal, İnnallahe Ye’muru bi’l-Adl ve’l-İhsan, Hürriyet, sayı: 30, sayfa: 1-8, 18 Ocak 1868

11- Namık Kemal, Reybü’l-Menun, Hürriyet, sayı: 47, sayfa: 5-7, tarih 17 Mart 1869

12- Maverdi, El-Ahkâmü’s Sultaniye, sayfa 31, çeviren Ali Şafak, Bedir Yayınevi, 2017

13- Namık Kemal, Usul-i Meşveret Hakkında, Hürriyet, sayı: 12, sayfa: 5-8, 14 Eylül 1868

14- Usul-i Meşveret Hakkında, aynı makale

Google+ WhatsApp