Modern-Bilim ve Teknoloji İnsanlığın Ortak Paydası Mıdır?

Modern-Bilim ve Teknoloji İnsanlığın Ortak Paydası Mıdır?


“İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesad ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler diye (Allah) yaptıklarının bir kısmını kendilerine tattırmaktadır” (Rûm 41).

Teknoloji sözcüğünün kökeni olan “tekhne” ne demektir?. Tekhne, sanat ve teknolojiyi karşılamadan önce “bilgi” anlamında kullanılan bir sözcüktü. Ama bu, felsefeye konu olan bilgiden başkadır. Teknikteki bilgi farklıdır. Teknik olarak nitelediğimiz bilgide “hayret etme” yoktur. Teknik-bilgi, ilgisini içeride değil dışarıda bulur. Teknik-bilgi sâdece bir araçtır; belirlenmiş bir hedefe yönelik bilgidir.

Modern-bilim “dîn”in yerine konmuş, teknoloji ise zanaat ve sanatın yerine geçirilmiştir. Klâsik zamanlardaki din-adamları modern zamanlarda “bilim-adamları” hâline gelmişken, zanaatkârların yerini ise teknisyenler almıştır. Tabi bu değişim, en başta rûhu öldürmüş ve estetiği bozmuştur. Heidegger, “orta-çağ’da kilise doktrinlerinin gördüğü işlevin, modern çağ’da bilim tarafından yerine getirildiğini” savunur.

İnsan “doğal olmayan” bir âlet yaptığında, -aynen günümüzde görüldüğü gibi- yaptığı âletin “âleti” olur. O âleti kullandığı kadar âlet de onu kullanır. Oysa insanın elleri “araç yapan araçlar”dır. Eller doğal olduğu için, ellerin yaptığı da doğal olmak zorundadır. Bu bağlamda doğala, normâle ve fıtrata aykırı üretimler olan modern teknoloji, ellerle ortaya çıkarılır ama sonuçta “ellere” zarar verir. Modern anlamda ellerin yaptığı “el”e de zarar veriyor. Ellerin doğal olarak yaptıkları hem kendine hem de “ele” yarar sağlarken, modern anlamda doğala aykırı olarak yapılanlar ise yapanların hem kendine hem de “ele” zarar vermektedir. Elin yerine makinenin geçirilmesinin -bâzı yararları olsa da- tüm insanlık için zararları olmuştur-olmaktadır.

Modernite, “elleri doğal olmayan yönde kullanmak ve doğala aykırı âletler üretmek” demektir. Bunu artık modern müslümanlar da “yarârı var” diyerek savunmaktadır. İçki ve kumarın da bâzı yararları vardır ama zararları daha çoktur. Zararları daha fazla olduğu için içki ve kumar yasaklanmıştır. Peki zararları daha çok olmasına rağmen modern-bilim ve teknoloji niçin yasak ve haram îlân edilip vazgeçilmiyor ve modern-bilim ve teknoloji yerine doğala, normâle ve fıtrata uygun olan “bilim ve teknik” ikâme edilmiyor?. Konu modern-bilim ve teknoloji olunca niçin hiç-bir sorgulama yapılmıyor ve bunlar kutsanıyor?. Modern müslümanlar, siyâsi, sosyâl ve biraz da ekonomik alanda küfre ve şirke dönük olan uygulamaları eleştirirken ve îtirâz ederken, iş modern-bilim ve teknolojiye gelince sus-pus oluyorlar. Modern-bilim ve teknoloji sanki insanlığın ortak paydasıymış gibi davranıyorlar. Modern-bilim ve teknoloji lâik-seküler-modern insanın ortak paydasıdır tabi ki. Zîrâ onlar modern-bilim ve teknolojiyi, insanlığın “hakîki ortak paydası” olan dînin yerine koydukları için ortak payda olarak kabûl edebiliyorlar. Fakat modern-bilim ve teknoloji müslümanlar için ortak payda değildir, olamaz. En azından bir sınır koymak zorundadırlar. Çünkü o şirk ve küfür olarak gördükleri ve eleştirdikleri modern hurâfeler, modern-bilim ve teknoloji bağlamında ortaya atılmakta ve tüm Dünyâ’ya dayatılmaktadır. Hattâ klâsik hurâfeler bile alttan-alta modernite ile desteklenmekte ve korunmaktadır. Herbert Marcus, teknoloji eleştirisine girişmeksizin, her-şeyin bir nesne hâline geldiği, teknolojik sistemin birer öğesi ve aracı hâline getirildiği modern-kapitâlist toplumun eleştirisine girişmeyi mümkün görmez. Yâni şirk ve küfür eleştirisi modern-bilim ve teknolojiden kopuk olamaz. Bir yazıda teknoloji hakkında şunlar söylenir:

“Heidegger’e göre modern insanın belirleyici özelliği teknolojiye olan bağımlılığıdır. Teknolojinin egemenliği altında sâhici olmayan bir hayat yaşar. Bir teknisyendir o. Âletler tasarlayan, her işini âletler kullanarak yapan, âletlerle her-şeye biçim ve düzen vermeye ve böylelikle her-şeyi denetim altına almaya çalışan bir teknisyendir. Gerçekliği kendi zihninin yapısına göre biçimlendirir. Denetler, ama denetim altına alındığını anlayamaz. Asıl kötüsü, kullandığı, el altında bulundurduğu âletlerle çevrelenmiştir. Yaşamını kolaylaştırdığını düşündüğü işlevsel nesnelerce kuşatılmış bir dünyâda yaşar. Bu kuşatılmış, çevrelenmiş, pratik ve teknik dünyâda kendini güvencede hisseder; gelgelelim, özgür değildir. Nesnelerle çevrelenmiş modern insan târihsellikten yoksun olarak yaşamaktadır. Âletler onu  canlı tecrübeden koparırlar. Onun içinde bulunduğu bu durum bir ‘düşmüşlük’tür. Düşmüşlük dünyâda bulunmayı, ama ‘sâhici bir hayat yaşamaksızın bulunmayı’ ifâde eder.  Bir tür nesneleşmedir düşmüşlük ve Marx’ın  şeyleşme, yabancılaşma nosyonuna yakındır.

 Heidegger , Platon’un  idealar öğretisini  rehber edinen  batı meta-fiziğinin bir üretim meta-fiziği olduğunu ileri sürer. Ona göre  modern insanın teknolojiye bağımlılığının temelinde Yunanlıların üretim meta-fiziği, ‘üretim için üretim’ anlayışı vardır. Yunanlılar için varlıktan, vârolmadan söz edebilmek için üretilmiş olmak gerekiyordu. Bu anlayış giderek ‘şey’ üzerine düşünmüş ve vâroluşunun farkında, bilincinde  olan varlık’ı gözden kaçırmıştır”.

Modern-bilim ve teknoloji; mânâyı, dîni, Allah’ı, aşkınlığı, meta-fiziği, vahyi, peygamberliği, gaybı vs. hâkim olmaktan ve hattâ görünür olmaktan uzaklaştırmıştır ki zâten hayâtiyetini bundan alır.

Batı-modernliğini baskın karaktere dönüştüren şey; onun bilim anlayışı ve o bilime dayalı geliştirdiği teknolojik üstünlüğüdür. Bu teknolojik üstünlüğünü ise hem siyâsi, hem askerî, hem de kültürel unsurlarda açık bir şekilde göstermektedir. İktisâdi alana tahakküm derecesinde sâhip olduğu gerçeği de bu teknolojik gelişmeler ve üstünlüklerine bağlı olduğu da açıktır.

İnsanlar tembelliği severler, o yüzden de rahatlığı çok severler. Modern-bilim ve teknoloji ise bu rahatlığı -görece- sağlayacak ürünler ortaya çıkarır. Gerçi ortaya çıkanlar insanların aynı-zamanda rahatını da kaçırır. Çünkü aslında modern-bilim ve teknoloji, yaralarının yanında zararları da birlikte getirir. Zîrâ doğal, normâl ve fıtrî değildir ve böyle olunca yararlarının yanında mutlakâ zararları da olur ve hattâ aslında zararları daha çok olur.

Modern-bilim ve teknoloji insanlığın ortak paydası olamaz. Çünkü modern-bilim ve teknoloji yüzünden Dünyâ’nın yarısı aç-susuz, evsiz, mahrûm ve mazlum bir şekilde yaşamaktadır. Buna neden olan şey çok açıktır ki modern-bilim ve teknolojidir. Modern-bilim ve teknoloji geliştikçe bu durum tersine döneceğine yâni mazlûmiyet biteceğine, tam tersine sürekli artıyor. Küçük bir azınlık faydalanıyor ama Dünyâ’nın çoğu aslında modern-bilim ve teknolojinin ortaya çıkardıkları nedeniyle madden yada mânen muzdariptir. O hâlde müslümanlar için modern-bilim ve teknoloji insanlığın ortak paydası olamaz. Zîrâ modern-bilim ve teknolojinin tüm Dünyâ’ya ve tüm insanlığı ortak bir faydası yoktur. Ortak faydası olmayan şey “ortak payda” olamaz.

Dünyâ’nın en az yarısının kötü durumda olmasının nedeni, modern-bilim ve teknolojinin şeytânî bir şekilde kullanılması olsa da, aslında modern-bilim ve teknolojinin özünde, Allah’sız olması bakımından bir merhâmet, vicdan ve iyilik yoktur. Bu nedenle “doğal bilim ve teknik” yerine modern-bilim ve teknoloji kullanıldığında şeytan her zaman işe karışacaktır. Lâkin insanlar parmaklarına çalınan bir damla balın keyfiyle modern-bilim ve teknolojinin ortaya çıkardığı perişanlığı göremiyorlar. Çünkü modern-bilim ve teknolojiyi insanlığın ortak paydası zannediyorlar. Oysa modern-bilim ve teknoloji insanlığın ortak paydası değildir, olamaz. Bu bağlamda bir yazıda şunlar söylenir:

Paul Feyerabend’e göre bilimin tanımında kesin tartışma ve düşünce özgürlüğü olmasına karşın, yaşamda bunun tam tersinin ortaya çıktığı, bilimin baskıcı bir otorite işlevine sâhip olduğu görülmektedir. Çünkü ona göre bilim de bir ideolojidir ve diğer ideolojilere göre bir üstünlüğü yoktur. Feyerabend, bilimin 17. ve 18. yüzyıllarda önemli hizmetler sağladığını ve insanın özgürleşmesine katkılar yaptığını kabûl etmektedir. Ama bu durum artık geçerli değildir; aksine, bilim anlayış ve uygulaması özgürleşmenin önünde bir engel konumuna gelmiştir. Bilimin temeli, önermelerin dış gerçekliği temsil eden doğrular olduğudur. Hâlbuki Feyerabend’e göre dış gerçeklik ile kuram arasında bir temsil yoktur ve bilimin değinilen temel çıkışnoktası bir dogmatizmden başka bir-şey değildir.

Modern-bilim ve teknoloji ruhsuz olduğu için onu kullananları da ruhsuzlaştırıyor. O yüzden modern-bilim ve teknolojinin en yoğun kullanıldığı yerlerde yaşayan insanlar en ruhsuz insanlardır. Modern-bilim ve teknoloji arttıkça ruhsuzluk artmaktadır. Modern insanlar robotlaşmışlardır ve kendileri de makine gibi olmuşlardır. Modern-bilim ve teknolojiye meftûn ve râm olan insanların bakışı ile bir robotun bakışı arasında neredeyse bir fark kalmamıştır. İçi boş bakışlı insanlar peydâh olmuştur. O hâlde bunu ortaya çıkaran modern-bilim ve teknoloji, Dünyâ’yı vahiy-merkezli değiştirmekle görevli olan mü’minlerin ortak paydası olamaz.

Bir tuşla uzaklardaki insanlara gönderilen bir mesajın, içinde kelime-kelime dokunan bir rûh ile yazılmış bir mektuptan daha üstün olduğunun delîli nedir?. Bunun delîli modern-bilim ve teknoloji ile kışkırtılmış nefislerden başkası olamaz. Dünyâ’nın diğer ucundan bir tuşa basmakla sevdiklerini karşısında görüvermek, insanların birbirlerine olan sevgisini öldürmüştür. İnsan belli zamanlığına da olsa sıla hasreti çekmesi gereken bir varlıktır. Formatında ve fıtratında bu vardır. Aksi-hâlde kavuşmanın bir anlamı olmaz. Çünkü modern teknoloji ile Dünyâ’nın uzak bir köşesine bir-kaç saatte gidiveren biri, oraya ulaşır-ulaşmaz yakınlarıyla mesaj ve görüntü ile iletişim kurması bir duygu oluşturmaz. Modern-bilim ve teknoloji insanın rûhunu ve duygularını baltalamış ve insanın içini zehirlemiştir. Duygularını, umutlarını, rûhunu, sabrını ve sevgisini yok etmiştir.

Buna rağmen modern-bilim ve teknoloji sanki müslümanların da ortak paydasıymış gibi görülüyor ve modern dünyânın her-şeyine îtirâz eden müslümanlar, sıra ekonomiye gelince biraz, ama modern-bilim ve teknolojiye gelince tümden değişiyor ve modernitenin safına geçiveriyor. Modern-bilim ve teknolojiye niçin hiç-bir eleştiri yapmıyorlar?. Modern-bilim ve teknoloji yeterli oranda eleştirilmemiştir ve eleştirilmemektedir. Çünkü modern-bilim ve teknoloji direkt olarak nefislere nişan almaktadır ve bu nedenle nefsi kışkırtmakta ama rûhu köreltmektedir. Nefis, kendisini kışkırtan her-şeyden çok memnun olur ve onu çok sever. Bu bağlamda ekonomi, modern-bilim ve teknoloji müslümanların yumuşak karnı olmuştur. Oraya hiç bas(a)mamaktadırlar.

Modernizmin beşiği olan batı’nın, “ahlâkını, siyâsetini ve sosyo-kültürel yapısını almayalım ama bilimini alalım” demek hem beyinsizlik hem de bir düşüklük göstergesidir. “Teknolojisini alalım fakat ahlâkını almayalım” dediler ama tersi oldu. Teknolojisini aldığınızda otomatikman ahlâkını da almış oluyorsunuz çünkü. Zîrâ batı, teknolojisini, modern batı telâkkisi, aklı ve ahlâksızlığı ile ortaya çıkarmıştır. Batı’nın ahlâkı, (daha doğrusu ahlâksızlığı) teknolojisinin içinde mündemiçtir. O teknolojiler, mevcut ahlâk(sızlık)larının bir ürünüdür. O ahlâksızlık, kitleleri yok edecek silahlar üretir meselâ. Müslümanlar, batı’nın teknolojilerini bir-türlü alamazlarken yada aldıkları teknolojilerin sâdece “kabuğunu” alıp içeriğini alamamışlarken; ne kadar ahlâksızlıkları varsa aldılar ve alıyorlar. İşte bu bir cezâdır. Zîrâ kendi iç-dinamikleri ile üretim yap(a)mayıp, batı’nın hazır ürünlerini almışlardır. Tabi yanında ahlâk(sızlık)larını da..

Ey müslüman bilim-adamı!; eğer modern-bilime hiç-bir eleştirin yoksa, anlattığın şeyler sâdece modern-bilimin hikâyesi ise ve kendi kişisel bir düşüncen-teorin-hipotezin yoksa, sen aslında “modern-bilimin büyüsü altında onun taşeronluğunu yapıyorsun” demektir. Yine; varlığı, inançsızlar gibi anlıyorsan ve anlatıyorsan, yâni ilmini onlardan alıyorsan, onların inancını da paylaşıyorsun demektir. Yâni ilmini aldığının ahlâkını da inancını da almışsın demektir. Bu nedenle Pozitivist Dünyâ’nın bilimini aldığınızda, “pozitivist ahlâkını” (daha doğrusu etiğini) da almış olursunuz. Ahmet Kalkan bu konuda şunları söyler:

“Kimi savunmacı ve uzlaşmacı insanlar öyle derler: ‘Batı’lıların sâdece tekniği alınmalı, ahlâk ve kültürü alınmamalıdır’. Düşünülmez ki, teknik ve teknolojik aygıtlar, dünyâ-görüşü ve yaşama biçimiyle birlikte gelir. Zâten bunlar, belirli bir kültürün ürünüdür ve o arka-plândan koparılamaz. Söz-gelimi, ‘buzdolabı’, kültürüyle birlikte gelmiştir. Eskiden, artan yemekler, ertesi güne saklanamayacağından bir komşuya ve özellikle fakirlere verilirdi. İnsanlar, evlerine gıdâ depola(ya)mazlardı. Buzdolabı, ‘verme’yi unutturan ‘egoist’ kültürüyle, kullananlara sâdece kendini düşündüren yaşama biçimiyle geldi. Çamaşır-makinesi alınca ister-istemez deterjan, yumuşatıcı, kireç-sökücü gibi yan ürünlere de abone olacaksınız. Çamaşır için fakir komşuyu yardıma çağırıp onun da bu bahaneyle geçimine katkıda bulunma gibi düşünceler, makine alır-almaz, artık aklınızın ucundan bile geçmeyecek. Örnekleri çoğaltabiliriz. Tv, radyo, kaset-çalar, bilgisayar, kendileriyle birlikte hangi kültür, oyun, anlayış ve ahlâkı da kaçınılmaz olarak getiriyor, düşünmek yetecektir”.

Mehmet Akif Çeç de bu konuda şöyle der:

“Müslüman intelijansiya, batı konusunda iki asırdır ‘eklektik’ bir yaklaşıma sahip olmuş ve kendince batı’nın ‘iyi yanları’ olarak gördüğü bilim, teknoloji ve modern kurumları almayı âdetâ olmazsa-olmaz bir dînî vecîbe ve çağdaş bir cihad yöntemi olarak telâkki etmiştir. ‘İyi yanlar-kötü yanlar’ ayrıştırması temelinde yapılan seçmecilik netîcesinde, iyi yanlar, Shayegan’ın tâbiriyle kendi geleneğimize ‘yamalama’ yapılacak ve böylece kendimizi de kaybetmeden yeni bir senteze ulaşmış olacaktık. Böyle bir senteze hiç-bir zaman ulaşılamadığı gibi, bu yaklaşım modernleşmenin içselleştirilmesine de verimli bir ortam sağlamış oldu. Açıkça belirtmek gerekirse, iki asırdır intelijansiyamıza musallat olan hangi batı’cılık ve eklektik batı’cılığın, daha mâsumâne bir görünüm eşliğinde, âlem-i İslâm’ın batı’lılaşmasına etki ve katkısı militan batı’cılıktan çok daha fazla olmuştur.

 Bugüne kadar ne Hristiyan, ne Hindu, ne Budist, ne Japon, ne de Çinli kalarak modernleşmenin başarılı bir örneği sergilenemediği ve sergilenme ihtimâli de olmadığı gibi, müslüman kalarak modernleşmenin de mümkün olamayacağı iki asırlık tecrübe sonrasında apaçık ortadadır. Bu din-dışı uygarlık sâdece dinlerin geleceğini tehdit etmekle kalmamış; insanın tanrıyla, insanlarla ve doğayla olan ilişkisini ifsâd ederek gayr-ı insânî, gayr-ı ahlâkî ve gayr-ı âdil bir dünyâ inşâ etmiştir”.

Modern-bilim ve teknoloji, sanatı ve zanaatı yok etmektedir. Eskiden zanaât ile sanat aynı şeydi. Çünkü meslek erbabları zanaatlarını bir sanat olarak yaparlardı. Sanatsal meslekler vardı. O yüzden el çok önemli idi. El işlevsiz kalınca yâni teknolojik âletler elin yerine geçince, zanaât “sanat” olmaktan çıktı. Zâten bir süre sonra zanaat da kalmadı-kalmayacak. Teknolojik ürünler bir zanaât değeri taşımazlar. Çünkü sanatsal değildirler. Bu nedenle de sanat ayrı bir şey olarak görülmeye başlandı. Modern-bilim ve teknoloji zanaât düşmanıdır. Chuang-Tzu:

 “Makine kullanan kişi bütün işlerini makine gibi görür; işlerini makine gibi gören kişinin makine gibi bir yüreği olur. Ve göğsünde makine gibi bir yüreği olan kişi mâsumiyetini kaybeder. Saf mâsumiyetini kaybeden kişi rûhunun hareketlerinde kararsız olur” der.

Modern insan kendini Dünyâ’nın merkezinde görür. Bunu modern-bilim ve teknolojiyle yaptıklarına bakarak söyler. Aslında modern-bilim ve teknolojiye baktığında kendini aşağılık bir durumda görmesi gerekir. Zîrâ Dünyâ’nın yarısını perişân eden şey modern-bilim ve teknolojidir. Bilim-adamları ve teknisyenler “modern Moğollar” hâline gelmişler ve Dünyâ’yı “yapıyorum” diye yıkmaktadırlar. Bu yıkım sâdece madden değil, mânen de ağır bir yıkım getirmiştir.

Heidegger’e göre Tekhne, tamamlanmış bir eserin, meydana getirilmesine iştirâk eden bilginin adıdır. Yapıp-etme bilgisi değil, daha ziyâde “ustalığa âit olan bilgi” demektir. Usta, üretirken yapıp-ettiği şeye dâir hiç-bir aşamada bilgi eksiği olmaması gereken kişidir. Üretimi bilgisi-kontrôlü altında gerçekleştirebilmelidir. Modern zamanların teknolojisi bu noktada tekhneden uzaklaşır. Teknolojiyi “ustalığı” öldürmüştür. Teknolojide bir meydan okuma hâkimdir. Teknoloji, meydan okuma karakteri nedeniyle tekhneden farklıdır. Tekhnede tehdit yoktur. Onun ürünü olan şeyler doğaya âit ve ona uygun olmalıdır. Ama teknoloji, esas karakteri meydan okuma olduğu için doğaya saldırır ve onu dönüştürür. Tekhne ile tekniğin özü arasındaki bu farklılığın nedeni genel olarak rasyonel düşüncede, özel olarak Descartes’in özne-nesne ayrımında bulunabilir. Modern teknoloji insanı kuşatır. Böylece insan da artık diğer nesnelerden herhangi biridir. İnsan bu çerçevede kaldıkça çobanı olduğu varlık geri çekilir. İnsanın varlığın çağrısından uzakta kalması Heidegger’in düşüncesine göre bir tehdittir. Teknolojideki esas tehlike de budur.

Modern küfür, insanlığın ortak paydası zannedilen modern-bilim ve teknoloji ile yapılmaktadır, zîrâ modern-bilim ve teknoloji hem dîni hem de mânâyı örtmektedir. Modern insana göre insanlığın ortak paydası modern-bilim ve teknolojidir. Oysa kadim bilgiye, doğala, normâle ve fıtrata göre insanlığın ortak paydası din, merhâmet, vicdan ve adâlettir. Dünyâ’nın hâl-i pür melâli, moderniteyle birlikte insanlığın “ortak paydası”nın değişmesinin bir sonucudur.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Google+ WhatsApp