Mizahta bitişin adı: “Absürd komedi!”

Mizahta bitişin adı: “Absürd komedi!”


Mizahta bitişin adı: “Absürd komedi!”

 

 

“Yüksek gişe” yaptığı için “başarı”lı bulunan sinema filmleriyle televizyonlarda yayınlanan “komedi” programlarına baktınız mı? 

Ağza alınmayacak kadar iğrenç küfürler, “komedi” olmuş…

Televizyonlarda yayınlanan komedi programlarında küfür yok, çünkü RTÜK kanalı kapatıyor. Küfür yok, ama oyun da yok. Sadece oyuncular bol bol gülüyorlar, eğleniyorlar (dizi başına o kadar parayı ben alsaydım, kesinlikle ben de çok eğlenir, çok gülerdim). Oradaki seyirciler de “para verdik bari gülelim” modunda sırıtmaya çalışıyorlar. Ama televizyon başındakiler “lahavle” çekip duruyor!

Şaklabanlığın adı “komedi” olmuş…

Sahnedeki beceriksizliğe de “absürd” demişler, ortaya “absürd komedi” denen tuhaf bir tür çıkmış.

Peki, ne demek “absürd”? Sözlükler, birbirini tamamlayan üç mânâ veriyor:

Gülünç, aptal, saçma, makul olmayan;

Saçma sapan söz;

Saçma, anlamsız…

Hangisini alsanız, “cuk” oturuyor! Tümünün özeti bir: “Saçma sapan”!

Biz ki, Nasreddin Hoca, İncili Çavuş, İsmail DümbüllüNejat Uygur,Levent Kırca,Kemal Sunal,Gazanfer Özcan,Zeki Alasya, Metin Akpınar gibi mizah ustaları ve komedyenler yetiştirmişiz, bu saçma sapanlığa müstehak mıyız?

Zeki Alasya’nın Demirel, Metin Akpınar’ın Erbakan taklitlerinin tadı hâlâ damağımda: Gülmekten karnımıza ağrılar girerdi.

12 Eylül darbesi sürecinde bu ikilinin sahnelediği “Yasaklar” oyunu, en yasak dönemde nasıl içimize su serpmiş, umutlarımızı nasıl da yeşertmişti.

Tiyatronun, söylenemeyenleri söylemek ve toplumu rahatlatmak gibi bir işlevi var: Ama şimdiki oyunların ve oyuncuların böyle bir derdi yok. Oyuncular kaba siyaset yapmaktan, “gezi olayı” plânlamaktan sanat icra etmeye vakit bulamıyorlar. 

Eskiden ezberini unutan “oyuncu”ya hiçbir tiyatro rol vermezdi. Yine de her ihtimale karşı sahnenin bir yerine gizlenmiş “süflör” bulundurulur, eskaza sözünü unutan oyuncuya unuttuğu kelime fısıldanırdı. 

Şimdi kimsenin umurunda değil, unutulan söz şakaya alınıyor, güya oradan da “mizah malzemesi” çıkarılıyor.

Seyirciye zerre saygı yok: Seyirciye saygının ilk maddesi işini doğru düzgün yapmaktır (bir de bu gibi özel tiyatrolara Kültür Bakanlığı kanalıyla çuval dolusu “yardım” yapılır ki, bunu hâlâ anlamış değilim)…

Sadece, birkaç kanalda tekrarı verilen “seksenler” dizisinde dudaklarımıza bir tebessüm konuyor. İçinde “şaka” da var, “mizah” da var, “mesaj” da var, hayat da var. Keşke yenisi çekilse…

Seyirci ekranlarda ve tiyatroda bulamadığını sinemada aramaya çıkıyor. Öyle ya: Milyonlarca seyircinin izlediği “gişe rekortmeni komedi filmleri” gösterimde.

Biletinizi ve bayat patlamış mısırınızı alıp giriyorsunuz. Koltuğunuza kuruluyorsunuz. İzlemeye hazırsınız. Ama yağma yok: Önce bitmez tükenmez reklamları bir izleyin bakalım. Canınızdan iyice bir bezin!

Sonunda film başlıyor. Daha ilk dakikalarda küfür, müstehcen kareler, envai çeşit argo: Tümünü tek kelimede ifade etmeye çalışırsak, “iğrenç” diyebiliriz. Bu kelime filmin tüm karakteristiğini ifade eder.

Hem de iğrençliğin en pespayesi, en hayâsızı, en kaba-sabası, en ruhsuzu (iğrençlikte ruh aramak zaten abes), en berbatı ve yüzlerce “en”…   

“İyi bir Türk komedisi” diye yutturulan ve başa güreştiği söylenen filmin her karesini küfür götürüyor: En yakası açılmadık küfürlerin bini bir paraya gidiyor…

Sorsanız, “sokak ağzı kullandık” derler, ama sanat “sokak işi” mi? Zaten bizim sokaklarda böyle küfürler duyamazsınız: Bu küfürlerden birini dahi ağzından kaçırana kafayı koyar, hastanelik ederler!

Filmin ilk dakikalarında sabrınız taşıyor, homurdana homurdana çıkıyorsunuz. “Biz hangi ara bu hale geldik?” diye düşüne düşüne evin yolunu tutuyorsunuz.

 

yeni akit

Google+ WhatsApp