Minimalistler

Minimalistler


Toplum diyalektik bir olgudur. Sanayi kapitalizminin mantıksal ve işlevsel zorunluluklarının neticesinde ortaya çıkar. Kapitalizm açısından bu zorunluluk, aynı zamanda sorunludur. Sorunlu tarafı, bu yoğunlaşmayı ve kalabalıklaşmayı yönetebilmektir. Çözüm, Freud, Weber, Elias ve Foucault gibilerin uzun uzun incelediği üzere insanları “uygarlık” âletleriyle ehlileştirmekte ve mesâfelendirmekte bulunmuştur. Katı, baskıcı disiplin mekanizmaları, bütün sevimsizliği ile sürecin üretim ayağında hüküm sürdü. Ama tüketimin disiplini, kapitalizmi başka mekanizmalar üretmeye sevk etti. Hintlilere Manchester tekstil ürünlerini tüketme mecbûriyeti getirmek ne kadar abes bir uygulamadır, değil mi? Daha sevimli, çekici metodlar bulmak zorundaydılar. Tüketim disiplini, üretim disipliniyle mukayese edildiğinde çok farklı, dolaylı ve yumuşatılmıştır. Kışkırtılmış alıcı iştahlarının açığa çıkarılması; değilse bir ihtiyaç olarak var edilmesi ve bunun ardından meselâ “şenlikli” (gay) moda veyâ “trend” “otoriteleri” tarafından disiplin altına alınmasını öngörür. Bu öyle bir yanılsamadır ki, disiplin özgürleşme sanısı üzerinden yaşanır. Trend kurucu: “Bu sene turuncu tonlar moda” dediğinde yapacak bir şey yoktur. “Yahû nereden çıktı bu?” diye sormaz kimse. Hâlbuki moda aslında tepeden inme ve baskıcıdır.

Kapitalizmin mâhut arz-talep dengesizliğinden muzdarip olduğunu biliyoruz. Kapitalizm, bir üretim fetişizmi olarak tezâhür etti. Ama bunu sürdürülebilir ölçekte dengeleyecek bir tüketim fetişizmi tâkip etmedi. Pek çok kriz de bu dengesizlik yüzünden doğdu. Arz-talep dengesizliği evvelâ savaşlar, daha sonra da yeniden bölüşüm üzerinden telâfî edilmeye çalışıldı. 1970’lerde ise daha çılgın bir işe imzâ atıldı. Sınırsız para basımı ve borçlandırmalar üzerinden insanların alım güçleri şişirilmeye başlandı. 1990’lar ile 2008 arasında kalan, aşağı yukarı çeyrek asır içinde nihâyet küresel ölçekte bir tüketim fetişizmi yaşandı. Nükleer tehlike nasıl ki savaş ihtimâlini sınırlandırıp yeniden bölüşümü devreye soktuysa; yeniden bölüşümün sermâyenin büyüme yasasını zora sokan masrafları da üçüncü yolu, kredi kapitalizmini hayâtımıza soktu. Ama savaş ve yeniden bölüşüm ne kadar dar görüşlülükse, kredi kapitalizmi de o kadar dar görüşlülüktür. Nitekim bu işin de sonuna gelindi…

Şu çok iyi biliniyor olmalı ki: modern hissiyatlar ve fikirler orta sınıf imâlidir. Burjuva dünyânın süreçlere verdiği tepkilerin çok iyi izlenmesi gerekir. Entelektüel uçarılıkları tek başına burjuva dünyâyı karakterize etmez. Burjuva kültürel ana akımı nihâî tahlilde muhafazakârlığa evrilir. Üretkenlikte, hem girişim hem meslekî başarılar istikâmetinde burjuvalar kapitalist süreçleri destekledi. Ama tüketimde, hem entelektüel hem ortalama kültürel burjuva değerler dâima ârıza çıkardı. Burjuva entelektüeller tüketimi seküler-moral düzeyde reddettiler. Püritan babalar da tüketimi şeytânî bir şey olarak gördüler. Bunun sebebi, târihsel-sınıfsal hasımları olan aristokrasilerin gösterişli hayatları, Rokoko çılgınlıklarıydı. Burjuvalar köksüzlükleriyle seneler boyu aristokratlar tarafından aşağılandılar; Molliere’in komedyasında olduğu gibi grotesk muamelelere mâruz bırakıldılar. Bir kısmı aşağılık kompleksi duyarak kendilerini soylulaştırmak isteyince sonradan görmeler olarak (parvenu) bir kat daha küçük görülmekten kurtulamadılar. Burjuva morali, köksüzlükten özgürlük ve bireysellik, çalışma ahlâkı ve meslekî başarılar türeterek bu işin altından görece olarak kalktı. Komplekslerini bilinç altına gömdüler. Kapitalizmin tüketim fetişizmi geliştirmesinde en büyük engel egemen burjuva bakışıydı. Yeniden bölüşüm, burjuvaları görece olarak tüketime çekti. Ama 1960’larda burjuva tüketimi hâlâ pısırıktır ve entelektüel ürünlere ağırlık vermekte ısrarcıdır. Aranan fetiş, aristokratik baskı yememiş ABD orta sınıflarından geldi. En kolay onlar baştan çıkarıldı. Doğrusu Hollywood da burada “hârika” işler çıkardı. Avrupa orta sınıflar uzunca bir müddet buna direndi. Ama Amerikan etkisi, Uzakdoğu etkisi ile birleşerek; ev, teknolojik kolaylıklar sağlayan akıllı ev âletleri, araba, turizm, moda, reklâmasyon fantezileri üzerinden küreselleşti ve “püritan orta-orta sınıfları” yavaş yavaş kemirmeye başladı. Teknolojik kolaylık, kurucu burjuva değeri olan sâdelikle esastan çelişmiyordu. Ama tüketimin fantazmagorik boyutu, burjuvaların aristokrasi (gentry) karşısında bilinç altına attıkları komplekslerini tatmin edecekleri sanal bir dünyâ yaratıyordu. Bana kalırsa, burjuva dünyâyı çözen esas mesele bir soylulaşma (gentrification) ihtiyacıydı. Tüketerek soylulaş(tır)mak... Beyaz yakalılarda en hırslı sınırlara ulaşmış bir burjuva Rokokosudur bu. Evet bu aristokrasinin biriktirerek soylulaşmak tecrübesinden farklı gözüküyor; ama değil. Zaman içinde yine de bir birikim oluşturuyor. Kredi kapitalizmi çözülürken bu birikimler Beyaz Yakalılar üzerinde bir ağırlık oluşturmaya başladı. Minimalizm işte tam da bu noktada zuhûr ediyor ve târihsel-köksel burjuva reflekslerle çalışmaya başlıyor. Ferrariler satılıyor, kariyerler sonlandırılıyor, evler, koleksiyonlar dağıtılıyor. 40 metrekarelerde, en basit ihtiyaçların sınırladığı yeni bir hayat tarzında mutluluk aranıyor. Köksüzlenmenin, her türlü sosyal adanmışlığı dışlayan ileri boyutta bireyselleşmeyle eşleştiği, toplumsalı tard eden gizlenmecilik ile katkısız bir turistik eylemler arasında salınan bir akım bu. Sanayi toplumunun tekmil kurum ve kuruluşlarına mâtuf keskin eleştiriler, çevre ve tabiat hassasiyetleri zirve yapıyor. Ama teknolojiden vazgeçilmiş değil. Püritanizme ricat... Ama teknoloji ile harmanlanan yeni bir püritanizm bu.

Google+ WhatsApp