Milos Obilic… Endülüs… Ayasofya

Milos Obilic… Endülüs… Ayasofya

Büyük kahraman Süleyman Paşa 1333 yılında Osmanlı Türklerinin Doğu Roma (Bizans) tekfurlarından aldığı iki önemli şehri (Bursa ve İznik’i) ziyaret eden seyyah Battuta, ‘Osmancık oğlu İhtiyaruddin Orhan Bey’den bahsederken, “Türk padişahlarının en ulusu… Toprak, asker ve varlık bakımından da onların en üstünü…” ifadelerini kullanır. Bu zenginliğin

Milos Obilic… Endülüs… Ayasofya

 

 

Yeni Zelanda’da iki camiye vahşice saldıran ve 50 Müslüman’ın şehit olmasına neden olan teröristin, kan donduran eylemi kadar geride bıraktığı notları ve silahların üzerine yazdıkları da dikkat çekti. Sözde manifestosunda terörist Türklerin Boğaz’ın batısına geçmemesi gerektiğini söylüyor. Bugün İstanbul sokaklarında sorsanız çoğu kişinin bilemeyeceği isimler ve tarihler üzerinden de çok açık kendince tehditler savuruyor. Bu yazıda, dikkatimi çeken 3 detayı kullanarak teröristin ‘bilincini’ hiçbir yorum yapmadan neredeyse hikâye ederek aktarmaya çalışacağım; Milos Obilic, Endülüs ve Ayasofya. Bu isimleri ve imlediği ortak manayı (İslam fütuhatı olarak özetleyebilirim) en azından ‘düşmanımız’ kadar bilmeliyiz.

Büyük kahraman Süleyman Paşa

1333 yılında Osmanlı Türklerinin Doğu Roma (Bizans) tekfurlarından aldığı iki önemli şehri (Bursa ve İznik’i) ziyaret eden seyyah Battuta, ‘Osmancık oğlu İhtiyaruddin Orhan Bey’den bahsederken, “Türk padişahlarının en ulusu… Toprak, asker ve varlık bakımından da onların en üstünü…” ifadelerini kullanır. Bu zenginliğin kaynağı ise tarihçi Wittek’in üzerinde ısrarla durduğu ‘gaza ideolojisi’dir. Osmanlılar ‘gaza ideolojisi gereği’ Anadolu içlerindeki dengelere takılmadan fütuhatı Batı’ya doğru (dârülharp) genişletiyordu. Battuta, Orhan’ın çalışkanlığı hakkında da bilgi verir ve “Yüz kadar kalesi vardır. Çoğu zamanını bunları dolaşmakla geçirir ve her kalede bir müddet kalarak durumlarını anlamak, noksanlarını tamamlamakla meşgul olur… Hiçbir şehirde bir aydan fazla oturmaz, aralıksız olarak kâfirlerle savaşı sürdürür” yazar.

Sultan Orhan’ın o dönemde (14.yy’ın ilk yarısı) fütuhatını Batı’ya doğru genişletmede en önemli destekçisi ve kozu; Lamartine’in “Türk soyunun en büyük kahramanlarından biri” olarak nitelendirdiği büyük oğlu Süleyman Paşa’ydı. Orhan’ın sultanlığı sırasında Balıkesir civarında etkinlik gösteren Karesi Beyliği ilhak edilmiş, Karesi’nin önemli askerleri (Evrenos Bey, Hacı İlbeyi, Ece Bey ve Gazi Fazıl Bey) Osmanlı saflarına geçmiş ve başlarına da Sancak Beyi olarak işte bu ‘Türk soyunun büyük kahramanı’ Süleyman Paşa geçirilmişti.

Fütuhatın kaynağı güçlü diplomasi

Osmanlı dendiğinde bizim aklımıza dahi kaba güçleriyle herkesi dize getiren askerleri sayesinde genişlemiş herhangi bir Orta Çağ devleti geliyor. Oysa hal hiç böyle değildir. Zaten ne kadar güçlü olsanız da coğrafya bazen müsaade etmez, diplomasi de gerekir. Romen tarihçi Nicolae Jorga, Osmanlı klasik döneminde fütuhatın ağır ağır ve emin adımlarla ilerlemiş olmasına dikkat çekiyor. Hatta Osman Bey’in Bizans’ı Doğu Marmara bölgesinde zekâ ve strateji ile alt ettiğinden bahsediyor. Ki Bizans’ı ‘zeka, strateji, oyun ve sabırla’ yenebilmek hiç de kolay değildir. Bahsettiğimiz Süleyman Paşa’nın annesinin hikâyesi de Jorga’nın tezinin somut örneği gibidir.

Süleyman Paşa’nın annesi Nilüfer Hatun… Aslen Rum’dur ve adı da Holofira’dır. Nilüfer, Bizans’ın Yar Hisar tekfurunun kızıydı. Tekfurlar Bizans’ın yarı bağımsız askeri valileridir (bağımsızlıkları özellikle 13.yy krizinde artmıştı). Doğu Marmara’da tekfurlar arasında en güçlüsü Bilecik tekfuruydu. Uzun yıllar Osman ile sorunsuz bir ilişki yürütmüştü. Fakat İnegöl’ün zaptı Bilecik tekfurunu rahatsız etti. Bir tuzak kuruldu: Bilecik tekfurunun oğlu ile Yar Hisar tekfurunun kızı evlendirilecek, düğüne davet edilen Osman Bey’e suikast düzenlenecekti. Osman Bey plandan haberdar oldu. Jorga’nın dediği gibi: Oyun bilen ve sabırlı bir liderdi. Akritailer (Bizans’ın gerilla savaşçıları) ve tekfurlar arasında kendine bağladıkları vardı: Meşhur Köse Mihal en önemlisiydi… Mihal suikast planını Osman Bey’e bildirince karşı bir plan kuruldu ve nihayetinde Bilecik ve Yar Hisar düşürüldü. Holofira da Orhan ile evlendirildi.

Bizans’ın iç karışıklığından faydalanıldı

Orhan ile Holofira (Nilüfer) evliliğinden dünyaya gelen Süleyman Paşa Osmanlı kuvvetlerini Rumeli’ye geçirmek ve kalıcı kılmak istiyordu. Karesi Sancak Bey’i olarak askerleriyle birlikte fırsatın ele geçeceği günü dedesi Osman’dan tevarüs sabırla bekliyordu. Ve o gün geldi. Bizans İmparatoru III. Kantakuzenos, Selanik’e ilerleyen Sırp Kralı Duşan’a karşı Sultan Orhan’ın yardımını talep edince 1349’da Süleyman Paşa ve askerleri Rumeli’ye geçti ve Selanik’in Bizans’ta kalması için savaştılar. Bu ortaklık ilerleyen yıllarda Bizans iç savaşında da kendini gösterdi: Tahtta hak iddia eden ve Sırplardan destek alan V. Yuannis’e karşı Süleyman Paşa gene III. Kantakuzenos’a yardım etti ve bunun karşılığında Rumeli’deki ilk toprak; Çimbi Kalesi Osmanlılara geçti (1352).

Osmanlı’yı İmparatorluğa dönüştüren en önemli etken Balkan hâkimiyetidir. Çimbi Kalesi’nin Osmanlılara geçmesi, Batı’da yüzyıllarca sürecek fütuhatın/hâkimiyetin başlangıcı oldu. 1354 yılında yaşanan bir deprem Gelibolu çevresinin de Süleyman Paşa kontrolüne geçmesini sağladı. Bir yıl sonra Kantakuzenos tahttan çekildi. V. Yuannis bölge tekfurlarıyla beraber Osmanlı askerlerine saldırılar düzenledi fakat başarılı olamadı. Süleyman Paşa Bolayır’ı da fethederek üs haline getirmişti. Bizans İmparatoru Yuannis, 1355’te, Papa VI. Innocent’ten acilen bir Haçlı ordusunun yola çıkarılmasını istemişti. Fakat bu talep gerçekleşmedi (Halil İnalcık). Bizans ve Balkan liderlerinin kaygılarını bitiren ve nefes almalarını sağlayan; Süleyman Paşa’nın 43 yaşındayken bir av sırasında attan düşerek vefat etmesi oldu (1357).

Kosova şehidi Murad Hüdavendigar

Sevinçli oldukları şüphe götürmez Bizans ve Balkan liderleri Süleyman Paşa yerine Rumeli fütuhatında görevlendirilen şehzade Murad’ın kendilerine neredeyse Süleyman Paşa’yı da aratacağından habersizlerdi. Kısa süre içerisinde Sultan Orhan’ın vefatı ile tahta da geçen Murad; Edirne, Filibe, Sofya gibi stratejik şehirleri bir bir ele geçirdi, Bulgarları, Arnavutları ve en önemlisi Bizans’ı vasallaştırdı ve fütuhatı Süleyman Paşa’nın bıraktığı yerden Bosna’ya kadar dayadı.

Sultan Murad Rumeli’deki ilerleyiş nedeniyle kaçınılmaz olarak gerçekleşen Kosova’daki büyük savaşta (1389) Sırp Kralı Lazar’ın akrabası olduğu kaydedilen asker Milos Obilic tarafından hançerle şehit edildi. Bu cinayet Osmanlıların Kosova’da zafer kazanmasına ve -ilerleyen yıllarda- Avrupa’daki yeni fetihlere mani olamasa da (Batı’nın talihsizliğine bakın ki Murad’ın oğlu Yıldırım Bayezid) Obilic ismi hiç unutulmuyor. Graçanitsa’da heykeli de bulunuyor. Bir an olsa da bu suikastla Osmanlıları durdurabildiklerini düşünmüş olmalılar ki bu ‘anıyı’ olabildiğince yaşatıyorlar. Murad Hüdavendigar’ın Osmanlıları bir Balkan İmparatorluğuna dönüştürme gayreti ve başarısı, hala Hıristyan Batı’nın zihin dünyasını işgal ediyor ve kimi zaman da aşırı milliyetçilerin koz olarak kullanması nedeniyle gündeme gelebiliyor.

Endülüs’ün kaldığı yerde Selçuklu

Avrupa’da ilerleme gösteren ilk Müslümanlar Osmanlı Türkleri değildi. Öncesinde 8.yy’da ‘Tours savaşında’ duran bir Endülüs ilerlemesi var. Endülüs Arapları birkaç yüzyıl daha bölgede kalsalar da Avrupa’nın içine Tours Savaşı’nın ardından daha fazla giremediler. Fütuhat 11.yy’a geldiğinde tamamen durmuştu. Selçuklular, Endülüs sonrası 11.yy’da durma noktasına gelmiş İslam fütuhatını Bağdat’ta Tuğrul Bey zamanı kontrolü ele aldıktan sonra yine Batı’ya doğru (Anadolu) ilerleyerek canlandırmıştı. İlber Ortaylı Selçuklular için “İslam’ı egzotik bir Mezopotamya dini olmaktan kurtardı ve fetihçi ruhunu yeniden kazandırdılar” ifadelerini kullanıyor. Selçukluların kaldığı yerden de gene Batı’ya doğru (Balkanlar) Süleyman Paşa ve Murad Hüdavendigar zamanı başlangıç olmak üzere ilerleyen Osmanlılar devam etti. Hatta bu ilerleyiş Fatih Sultan Mehmet döneminde Osmanlı’yı Roma mirasının sahibi yaptı. Bu devralınan mirasın sembolü olarak da fethedilen İstanbul’un büyük kilisesi Ayasofya camiye çevrildi.

 

 

Mehmet Hakan Kekeç/Açık görüş

Google+ WhatsApp