Milli vicdana emanet

Milli vicdana emanet


Milli vicdana emanet

 

“Devletin bize öğrettikleriyle hayatın bize öğrettikleri farklı” demiştim ya dünkü yazımda: Dramın boyutlarına bakınız ki, Birinci İnönü Savaşı’nın gerçekte olup olmadığını bile net olarak bilemiyoruz (İstiklâl Savaşı’mızın bazı kahramanlarına ve bazı tarihçilere göre, böyle bir savaş hiç olmamış, dolayısıyla böyle bir zafer de kazanılmamıştır). 

Eğer bu bir “dedikodu” ise, böyle dedikodular sadece yasakların kol gezdiği ülkelerde olur: Yazılmasından korkulan şeyler kulaklara fısıldanır, tabiatıyla bir sürü yalan-yanlış şey de karışır…

Sır tuta tuta, yüreklerimiz “sır küpü”ne döndü. Kafamızda “cevapsız soru”lar cirit atıyor...

Sultan Vahideddin de aynı sır küpünün parçası. Peşin hükümlerin kıskacında ya “Büyük vatansever” ya da “vatan haini” olmak zorunda!

Her iki hüküm de “duygusal” mantığın ürünü. Oysa tarih araştırmasında duygusallığın yeri yoktur. Tarih belgeler ışığında yazılır…

“Zülfiyar”e dokunup dokunmadığına da bakılmaz!.

Rahmetli Necip Fazıl, ‘Vahidüddin’ isimli eserinde, Atatürk’ü Anadolu’ya padişahın gönderdiğini yazdı diye 18 aya mahkûm olmuştu. Ölmeseydi cezaevine girecek, belki de cezaevinde ölecekti…

Şimdi aynı gerçeği gazeteler yazıyor, televizyonlar söylüyor. Zaten belgeleri de yayınlandı…

Peki, Üstad’a reva görülenler ne olacak?

Dahası da var…

Bize, devlet hazinesini Sultan Vahideddin’in çalıp götürdüğünü okutmuşlardı; artık biliyoruz ki, şahsına verilmiş armağanları bile makbuz mukabili hazineye bırakmış, hak etmediği tek kuruş bile almamıştı… 

Zaten bu yüzden yurt dışında sefalet içinde öldü. 

O kadar ki, bakkal-manava borçlarına mukabil, tabutuna haciz kondu. 

Yani Sultan Vahideddin, devlet hazinesini yurt dışına kaçırmadı. Sadece kendisi kaçmak zorunda kaldı. 

“Zorunda kaldı” sözünü burada bilerek kullanıyorum. Çünkü başka çaresi yoktu. Ya kalıp kendisine “vatan haini” damgasını çoktan vuranların insafına sığınacak, yahut kaçacaktı. 

Kaçmasaydı belki diğer hanedan mensupları gibi hırpalanacak, aşağılanacaktı. Belki olağanüstü mahkemelerde yargılanacak, “halife” unvanına rağmen hakaret görecek, büyük ihtimalle de asılacaktı. En azından, bir sürü hakaret gördükten sonra, sürgün edilecekti. 

Yassıada’da kurulan siyasi mahkemede Adnan Menderes’le arkadaşlarına yapılanları hatırlarsanız, Sultan Vahideddin’e yapılabilecek olanları tahmin ve tasavvur edebilirsiniz.

Diyeceğim şu ki, özellikle yakın tarihimizi yeniden yazmak zorundayız. İfrattan, tefritten, ideolojiden ve siyasetten arındırıp, sırf belgelere dayanarak ve tarihi gerçekleri dikkate alarak tarihimizi yeniden kaleme almamız gerekiyor.

Peki, ama 5816 sayılı “Atatürk’ü Koruma Kanunu” durup dururken, bu yapılabilir mi?

Bu kanun öncelikle Kemalistleri rahatsız etmesi gerekirken, neden hiç rahatsız etmiyor? Atatürk’ün korunmaya muhtaçmış gibi gösterilmesinden niçin sıkılmıyorlar?

Farzımuhal Fatih Sultan Mehmed’i benzer bir kanunla korumaya alsalar, şiddetle itiraz ederim.

Tarihi yapanlar, milletin vicdanına emanet edilmelidir!

 

yeni akit

Google+ WhatsApp