Mezarlıkta Islık!..

Mezarlıkta Islık!..


 

 

 

“Bir yerden bir başka yere gelebilmek için büyük bir çaba gösteriyorum” diye mırıldandı kederle kendi kendine, “sonra oraya gelenin kim olduğunu bilemiyorum!”

Hayat içinde oynadığı oyunlara göre değişen çeşitli maskeleri var insanların. Uygun maskeyi takıp istedikleri oyunun içinde yerlerini alabiliyorlar. Oynadıkları oyun nasıl bir karaktere bürünmelerini gerektiriyorsa koleksiyonları arasından o karaktere uygun maskeyi buluyor, öyle çıkıyorlar insanlık sahnesine. Bütün bu oyuncular, gerçek hayata benzetilmiş bu gösteride kendi performanslarını ortaya koyarken sadece oyunun bir parçası olmayı başarmış olmuyor, aynı zamanda oyunun devamlılığını da sağlıyor. Oyunun tabiatı gereği, herkes birbirini alkışlayarak gerçeklik hissini güçlendiriyor bu temsilin. Her oyuncunun kendine özgü bir rolü ve o rolü kendine yakıştırmasını sağlayan maskeleri var. Oyunun heyecanı içinde herkes maskesiyle bütünleşiyor, büründüğü o karaktere kendisi bile inanır hale geliyor adeta. Nihayet vakit geçiyor, günün sonunda her oyun oyunluğu gereği hükmünü kaybederek sona eriyor. Herkes kendi ücrasına, kendisiyle baş başa kaldığı dünyasına dönüyor. Maskeler çıkıyor, dolaba diğer maskelerin yanına kaldırılıyor. Bunu yapanların bir kısmı, her gün bir oyunda olmayı, bir oyunun içinde yaşamayı kafasına takmayacak özellikte tipler, yatıp uyuyor onlar hemen. Diğerleriyse dakikalar boyunca aynaya bakmaktan, aynada kendi soğuk yüzünü seyretmekten kendini alamıyor. Acıyla şunu fark ediyor pek çoğu: Aynadan kendilerine bakan o yüzler, her geçen gün kendilerini tanımakta daha fazla güçlük çekiyor.

“Dünya, sık sık söylendiği gibi, üzerinde aralıksız prova yapılan bir prova sahnesi. Nereye baksak, vaktimizi alan aralıksız bir konuşmayı öğrenme, yürümeyi öğrenme, düşünmeyi öğrenme, ezbere öğrenme, aldatmayı öğrenme, ölmeyi öğrenme, ölü olmayı öğrenme hali. İnsanlar, bildiğimiz bir şeyi bize oynayan oyunculardan başka bir şey değiller” diyor Thomas Bernard, ‘Sarsıntı’ isimli eserinde.

Neredeyse hepimiz sürekli insanı kendine çağıran laflar ediyoruz. Demek insanın pek kendinde olmadığının farkındayız hepimiz. Öyle olmakla birlikte bu çağrılar, bu çağrıları yapanlar da dahil olmak kendine dönmek üzere herhangi bir şey yapmıyor, kendini kendinden uzağa düşüren yeni yerinden kıpırdamaya da pek yanaşmıyor. Bu kendinde olmama hali giderek yerleşiklik kazanacak ve zaten kazanıyor bu durumda. Madem herkes bulunduğu bu yabancı yerle içten içe barışık, bunca ‘kendine dön’ çağrısı neden icap ediyor o halde? Çok mu zor anlamak? Biz kendimize dönme ihtimallerine dair o hoş tekerlemeleri, kendinde olmadan yaşama suçunu aklamak için birer imkan olarak kullanıyoruz.

“İnsanlar, fırsatlarının onları getireceği noktaya değil toplumun onları bıraktığı noktaya gelirler: Yüce gönüllülük duyguları, dünyayla olan etkileşimimiz için üstümüzde daha iyi dursun diye büzülmüş, dağlanmış, vahşice eğilip bükülmüş ve kesilip biçilmiştir” diye yazmış Ronald David Laing, ‘Yaşantının Politikası’nda.

Bir de şunu düşünün; her gün kendini bulmak için yola çıktığı halde evine hep bir başkası olarak dönen bir insan ne hisseder?

“Vuslatın mürüvvetini görmek için” dedi meczup, “gurbetin idrakinde olmak gerektir.”

 

 

Google+ WhatsApp