Mevlânâ: Peygamberimiz (s.a.) hakkında

Mevlânâ: Peygamberimiz (s.a.) hakkında


Mevlânâ: Peygamberimiz (s.a.) hakkında

 

 

Biz yolumuzun ışığı olan mukaddes Kitab’ımızdan bilyoruz ki, Allah’ın sevgisine mazhar olmanın anahtarı sevgili Peygamberimizdir. “Allah’ı seven ve Allah tarafından sevilmek isteyenler Peygamberimizin peşine düşer, onun kulluk hayatını örnek alırlarsa bu kutsal amaçlarına ulaşacaklardır”.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Bu hakikati en iyi fark eden ve yaşayanlar Allah’ın has kulları, hak erenlerdir. Bunlardan biri olduğuna inandığımız Hz. Mevlânâ Mesnevî’sinin pek çok yerinde Peygamberimizi bağlılık ve aşk ile anmış, onun örnekliğinin önemine dikkat çekmiştir. Bu yazıda bunlardan birkaçını naklediyorum:

Ahmaklar baş oldular da akıllılar başlarını kilime çektiler. Peygambere bu yüzden “Ey kilime bürünen, ey korkup kaçan kilimden çık, kilime baş çekme, yüzünü örtme! Çünkü alem şaşkın bir beden sen ise bu aleme akılsın. Kendine gel de davaya kalkışanlardan arlanıp gizlenme; çünkü sen de vahiy mumunun ışığı var. Kendine gel de geceleri kalk; çünkü ey Peygamber, mum, geceleri ayakta durur. Senin nurun olmadıkça aydın gün bile gecedir. Sana sığınmadıkça aslan bile tavşan kesilir. Ey Mustafa, bu nur denizinde kaptanlık et; çünkü sen ikinci Nuh’sun. Akıllara bir yol gösterici lazım; hele yol deniz yolu olursa. Kalk da yolu vurulmuş kervana bak; her yanda kaptan kesilmiş gulyabanileri gör. Sen vaktin Hızır’ısın, her geminin imdadına yetişen sensin. Ruhullah gibi yalnız yürümeyi adet edinme. Bu topluluğun önünde gökyüzündeki ışık gibisin, güneşe benziyorsun. Bunlardan gizlenmeye, halveti bezemeye kalkışma! Halvet zamanı değil, topluluğa gel ey Peygamber, hidayet Kaf dağına benzer, sense Hüma’sın. Dolunay gökyüzünde geceleri yürür. Köpeklerin sesi yüzünden yürüyüşünü bırakmaz. Kınayanlar senin dolunayına karşı köpeklere benzerler; sana karşı ürüyüp dururlar. Bu köpekler “Susun, dinleyin” emrine karşı sağırdırlar. Ahmaklıklarından senin dolunayına karşı havlayıp durmaktadırlar. Ey şifa, hastayı terk etme! Sağıra kızıp körün sopasını bırakma! Sen demedin mi ki: ‘Körü yolda tutup yeden Allah’tan yüzlerce ecir alır, yüzlerce sevaba girer. Kim bir körü kırk adım yederse günahları bağışlanır, doğru yolu bulur.’ Doğru yolu gösterenin işi budur, sen de doğru yolu gösterensin. Ahir zamanın yasına neş’esin sen! Ey takva sahiplerinin imamı, bu hayallere kapılanları yakin makamına kadar götür! Kim gönlünden sana karşı bir hile, bir düzen düşünürse onun boynunu ben vururum, sen tasalanma, neşeli neşeli yürü! … Alemdeki erkek fillerin ayaklarına göre Türkmen’in kara çadırı nedir ki! Ey benim en ulu Peygamberim, onun mumu kasırgama karşı nedir? Derhal korkunç sur sesiyle kalk da binlerce ölü topraktan çıksın! Sen vaktin İsrafil’isin, doğruca kalk da kıyametten önce bir kıyamet kopar! Kim ‘Hani, nerede kıyamet’ derse a güzelim, kendini göster, ‘İşte kıyamet benim’ de!...” (IV, s. 88 vd.)

Peygamber Mekke’yi fethe uğraştı diye nasıl olur da dünya sevgisiyle itham edilir. O, öyle bir kişiydi ki, imtihan günü (yani Miraç’ta) yedi göğün hazinesine karşı hem yüzünü gözünü yumdu, hem gönlünü kapadı.

Onu görmek için yedi kat gök uçtan uca hurilerle, meleklerle dolmuştur. Hepsi kendilerini onun için bezemişti; fakat onda, sevgiliye aşktan, sevgiliye meyil ve muhabbetten başka bir heva ve heves nerede ki! O Allah ululuğuyla, Allah celaliyle öyle dolmuştu ki, bu dereceye, bu makama Allah ehli (veliler) bile yol bulamaz. “Bizim ne bir şeriat sahibi peygamber erişebilir, ne melek, hatta ne de ruh.” Dedi, artık düşünün anlayın. “Göz Allah’tan başka bir yere şaşmadı, meyletmedi sırrına mazharız, karga değiliz, alemi renk renk boyayan Allah sarhoşuyuz, bağın bahçenin sarhoşu değil” buyurdu. Göklerin, akılların hazineleri bile Peygamber’in gözüne bir çöp kadar ehemmiyetsiz görünürse, artık Mekke, Şam, Irak ne oluyor ki onlar için savaşsın, onlara iştiyak çeksin! Ancak kalbi kötü olan, onun işlerini kendi bilgisizliğine, kendi hırsına göre mukayese eden kişi onun hakkında böyle bir şüpheye düşer. Sarı camdan bakarsan güneşin nurunu sapsarı görürsün. O gök ve sarı camı kır da eri ve tozu gör. Atlı bir er atını koştururken tozu dumana katar, etrafta bir tozdur kalkar, sen onu Allah eri sanırsın. İblis de tozu gördü, “Bu topraktan doğmuştur, benim gibi ateş alınlı birisinden nasıl üstün olur?” dedi. Sen azizleri sıradan insan gördükçe bil ki bu görüş İblis’in mirasıdır. (I, s. 235-236).

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp