Meşruiyet derken...

Meşruiyet derken...


Meşruiyet derken...

 

France 24 televizyonunun Tunuslu sunucusu Tevfik Mecaid, bundan yaklaşık iki ay önce, Libya’nın doğu kesimlerinin fiili hâkimi Halife Hafter’i canlı yayında konuk etmişti. Resmî sıfatı “emekli general” olsa da, emrindeki askerî birlikler -“Libya Ulusal Ordusu”- üzerinden sahada ciddî bir tesire sahip bulunan Hafter, laf arasında sarf ettiği bir cümleyle hem sunucuyu hem de izleyicileri şaşkınlığa sürükledi: “Yakaladığımız Tunuslu DAEŞ mensuplarını, Libya’da tutmak yerine ülkelerine geri gönderiyoruz. Sınırı açıyoruz ve onları Tunus’a yolluyoruz.” Hafter’in bu sözleri söylerken sergilediği rahat ve müstehzi tavır da ayrıca dikkate değerdi.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Yalnızca birkaç saniye süren bu ifşaat, aslında günlerce manşetlerde tutulacak kadar önemliydi. Ancak gündemin yoğunluğundan mıdır bilinmez, gerektiği kıymeti elde edemedi. Laf kalabalıkları arasında kaybolup gitti.

Halife Hafter’in açıklamasından kısa bir süre önce Tunus-Libya sınırında yaşanan bir başka gelişme, “emekli general”in icraatlarının sadece DAEŞ mensuplarıyla sınırlı kalmadığını gösteriyordu. İki ülkenin sahil noktasındaki sınır kapısı olan Ra’s Cedîr’de, hepsi de Fransız diplomatik pasaportu taşıyan, 25-30 yaş arasındaki 13 kişi, ifadelerindeki şüpheler ve çelişkiler üzerine gözaltına alınmıştı. Başkent Tûnis’teki Fransız Büyükelçiliği, söz konusu kişilerin Tunus’taki Fransız büyükelçisinin güvenliğini sağlamakla görevli ekibin parçası olduğunu duyurdu. Oysa Tunuslu yetkililer, Fransızların, Libya’da Halife Hafter’in başkent Trablus’a başlattığı saldırının altyapısını oluşturmakla görevli bulunduklarını saptamıştı.

Tunus’a girerken durdurulan şüpheliler, Hafter’in Fransızlarla çok yakın çalıştığına dair ortaya çıkan çok sayıda belirtinin en yenisiydi. Fransız özel kuvvetlerinin Libya’da Hafter’e verdiği destek, ilk olarak, 2016’da bir Fransız savaş helikopterinin Libya topraklarında düşmesiyle ortaya çıkmıştı. Fransa, üç askerin yaşamını yitirdiği kazanın ardından, Hafter’e olan lojistik desteğini daha fazla saklayamaz hale gelmişti.

Son olarak, geçtiğimiz hafta Tûnis’te gerçekleşen ve bir polis memurunun ölmesine yol açan çifte intihar saldırısı da, yine Halife Hafter’in “DAEŞ’lileri Tunus’a geri gönderiyoruz” açıklamasını akıllara getirdi. Tam da Cumhurbaşkanı Becî Kâid es-Sebsî’nin hastaneye kaldırılarak tedavi altına alındığı ve Nahda Hareketi lideri Râşid Gannûşî’nin cumhurbaşkanlığına aday olabileceğinin konuşulduğu günlerde yaşanan saldırılar, elbette birden fazla mesajı aynı anda içeriyordu. Mesajların en büyüğü de Nahda’ya yönelikti şüphesiz.

***

Birkaç gündür Türkiye’ye yönelik küstahlığıyla tekrar gündeme gelen Halife Hafter, artık hiç de gizli olmadığı ve herkesin de bildiği üzere, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır tarafından destekleniyor. Peşlerine Suudi Arabistan’ı da takan BAE-Mısır ikilisi, sadece Libya’da değil Sudan’da da siyaseti dizayn etme girişimleriyle meşgul. Sudan Devlet Başkanı Ömer Beşir’in 11 Nisan’da devrilmesinden sonra işbaşına getirilen Abdulfettah Burhan-Muhammed Hamîdetî ikilisi, Sudan siyaset sahnesinin şimdiki aktörleri görünümünde. Bunlardan bilhassa Hamîdetî, iktidara hazırlanıyor ve hedefine her gün biraz daha yaklaşıyor.

Cezayir’de de kendi adamlarını ve menfaatlerini ön plana sürmeye çalışan BAE-Mısır-Suud troykası, orada Cezayir devlet yapısının yerleşik normlarına ve Fransa doğal engeline çarptılar. Ancak olayları yakından izlemeyi ve mümkün olan herhangi bir anda müdahalede bulunma niyetleri beslemeyi de sürdürüyorlar.

***

2011’deki halk ayaklanmasında doğum yeri olan Sirt’te linç edilerek öldürülen Libya Lideri Muammer Kaddafi, yakın arkadaşı Halife Hafter’i 1980’lerde Çad’daki örtülü operasyonlarda kullanmıştı. Hafter’in Fransızlara esir düşüşü, Libya yönetiminin uzun süre inkâr ettiği Çad operasyonlarını ortaya çıkarınca, Kaddafi de arkadaşının savaşa katıldığından haberinin olmadığını söyleyip işin içinden çıkmıştı. Hafter daha sonra, Fransızlar tarafından ABD’ye teslim edildi. 2011’de ülkesine dönünceye kadar da ABD’nin Virginia eyaletinde, CIA’in denetimi ve gözetimi altında yaşadı. “Kurtarıcı” olarak Libya’ya yeniden ayak basmasından sonra yaşananları ise, kaos ve kanla özetlemek mümkün.

Halife Hafter’in kuvvetleri başkent Trablus’taki uluslararası tanınan meşru hükümete yönelik saldırılara başlayınca, Türkiye de doğal olarak Fâyez Serrâc liderliğindeki bu yönetimi destekledi, destekliyor. Serrâc’ın liderlik ettiği oluşum ve kontrolü altındaki alan giderek daralıp küçülse de, artık saflar netleşmiş ve ayrışmış bulunuyor.

BAE-Mısır-Suud üçlüsü, Hafter’e sınırsız destek sunup Libya’daki çatışmaları daha da derinleştirip yaygınlaştırırken, bu ülkelerin basın-yayın kuruluşları da Türkiye aleyhine kesif bir karalama kampanyasına girişmiş bulunuyor. Odaklandıkları nokta da, “Türkiye’nin bölgedeki hareketlerinin meşruiyeti”. Sürekli bunu sorgulayan ve yok sayan bir yayın çizgileri var.

Oysa, Türkiye’nin Libya’daki varlığının meşruiyeti, Halife Hafter ve destekçilerinin meşruiyetiyle kıyas kabul etmeyecek kadar fazla ve derin. Saldırganlıklarının şiddeti de, aslında bunu gayet iyi biliyor olmalarından kaynaklanıyor.

 

YENİ ŞAFAK

Google+ WhatsApp