Meke Gölü’nü de unutacak mıyız?

Meke Gölü’nü de unutacak mıyız?


2013 yılının Kasım ayında bu köşede yayınlanan ‘Meke Gölü bize emanet’ başlıkla yazımda ülkemizin doğal zenginliklerini nasıl hoyrat kullandığımızdan, nasıl harap ettiğimizden, her biri bize emanet olan bu doyumsuz güzelliklere nasıl hıyanet ettiğimizden bahisle Meke Gölü’nü bekleyen kuruma tehlikesine şu ifadelerle işaret etmiştim:

“Konya’nın Karapınar ilçesi sınırları içindeki bu tabiat harikası tamamen kuruma tehlikesi altında. Söylenene göre 4-5 milyon yıl önce gerçekleşen bir volkanik patlamayla önce gölün bulunduğu krater, sonrasında ikinci bir patlamayla gölün ortasında bir tepe oluşmuş. Etrafı suyla dairesel biçimde çevrili bir tepe... Ona dünyanın ‘nazar boncuğu’ diyorlar, bana bir yüzük taşını daha fazla andırıyor. Gerçekten çok etkileyici bir tabiat harikası... İşte bu harikulade güzelliği adım adım yok etmekteyiz....Bilinçsiz ve savurganca zirai sulama yeraltı sularının seviyesini hızla düşürüyor. Bölgenin jeolojik yapısı ve iklim özellikleri gibi etkenler de ne yazık ki kötü gidişi hızlandıracak nitelikte. Başta Çevre Bakanlığı olmak üzere ilgili bütün kurumların bu bölgeye özel bir ilgi göstermesi şart... Aksi halde yakın vadede Meke Gölü gibi pek çok güzelliği, uzun vadede bütün bir Konya ovasını kaybedebiliriz. Son birkaç yıl içinde iki kez Meke gölüne gittim; su iyice azalmış durumda, ciddi bir kirlilik var ve suyun rengi hızla değişiyor, köpüklenme de had safhada”

Aradan yedi yıla yakın bir zaman geçmiş, kötü gidişatı tersine çevirecek yeterlikte bir çare üretilememiş olacak ki medyaya “Meke Gölü tamamen kurudu” şeklinde haberler düştü ardı ardına.

Meke Gölü’ne defalarca gittim, suyu giderek azalıyor olsa da nefes kesici güzelliğine her defasında hayran oldum. Bir kere görenlerin bile en az benim kadar içini yaktığına eminim şu haberin. Gerçekten üzücü bir haber ama yazık ki o ölçüde beklenmedik değil!

Ülkesini sevdiğini söylemekten hoşlanan bir milletiz, çeşitli törenler icat ederek bunu sık sık yapıyoruz. Bu sevginin samimiyetsiz olduğunu düşünüyor değilim esasen. Sevdiklerimizi ‘severken öldüren’ bir tarafımız olduğunu da görmezden gelemiyorum ben artık! Bir toprağı sevmek, bir memlekete sevdalı olmak iyi de; o toprağın, o memleketin doğal güzelliklerine, tarihi zenginliklerine bu kadar zarar vermek, yok olup gidişine bu kadar duyarsız kalmak neyin nesi? Üstelik doğal sebeplerle ortaya çıkmıyor bu kayıplar, her şeyin daha fazlasına sahip olabilmek için biz işliyoruz bu cinayetleri, biz yok ediyoruz bu güzellikleri.

Beş milyon yaşında olduğu ifade edilen Meke Gölü bize emanetti, yok ettik. Nasreddin Hoca’nın maya çaldığı Akşehir Gölü de kurudu gitti. Tuz Gölü çoktandır tehlike sinyalleri veriyor. Karapınar ilçesi başta olmak üzere bölgede obruk oluşumları hızlandı. Sadece son iki yılda elliden fazla obruk oluştuğu söyleniyor. Bilinçsiz ve kaçak tarımsal sulamalar sebebiyle koca bir bölgeyi jeolojik bir felakete sürüklüyoruz. Bölgedeki çöküntü potansiyeli insan hayatı için de tehlikeli olacak boyutlara ulaşmış durumda. İlgili kurumların çare arayışlarını ve birtakım kurtarma projeleri üzerinde çalıştığını biliyorum, ancak mevcut çalışma hızıyla bu tahribatın önüne geçmek zor görünüyor. Meseleyi bir devlet meselesi olarak ele almak, üstünde yoğunlaşmak gerekiyor. Özellikle bölgede tarımsal sulamanın çevreyle uyumlu hale getirilmesi konusu artık hayati bir konu...

Türkiye’de son elli yılda tam 36 göl tamamen kurudu ve haritalardan silindi, kurumaya yüz tutan birçok başka göl de var. Göller kuruduğunda o göllerde yaşayan su canlıları, kuşlar ve diğer canlılar, yani bütün bir ekosistem de kaybolup gidiyor. Kirleterek yok ettiğimiz doğal güzelliklere hiç girmiyorum, orada durum daha da vahim! Bütün bu zulmün sebebi büyük oranda biziz, biz insanlar!

Ama yok canım, biz ülkemizi çok seviyoruz!

Google+ WhatsApp