Mehmed Şevket Eygi: Ehl-i dil -II-

Mehmed Şevket Eygi: Ehl-i dil -II-


Mehmed Şevket Eygi: Ehl-i dil -II-

 

 

Dil ve Üslup: Yazımın başlığındaki “Ehl-i Dil” tanımı birçok çağrışıma götürüyor bizi. Gönül ehli demek asıl vurgu. Bu dile, yazıya ve kaleme yansıyınca yazılar ve davranışlar kişinin tutumunu belirliyor.

Naif bir dil, nazik bir yaklaşıma sahip. Bu, onu hiçbir zaman eleştiriden alıkoymaz. Eleştirirken de asla üslubunu bozmaz. Bu konuyla ilgili birkaç örnek verebiliriz. Yakın zamanda seçim sürecinde CHP İstanbul İl Başkanı Sayın Canan Kaftancıoğlu, bayanların giyimi üzerine yaptığı sert çıkış üzerine, Şevket Eygi köşesinde üslubunu bozmadan kendisine, usturuplu bir mektup yazdı. Karşı tarafa olan eleştirilerinden hiçbir zaman geri kalmadı. Arkadan konuşan biri değildi. Yazılarıyla eleştirdiği kimselere yüzüne karşı söyler gibi yazardı. Sosyal medya üzerinde dolaşan Milli Eğitim Bakanı’na yazdığı mektup da bunun en zarif örneklerinden biri.

O, eleştirilerini daha çok içe dönük yaptı. Geçmiş zamanda MSP döneminde Erbakan Hoca aleyhine de ağır yazılar yazdı. Hoca hayatta iken eleştirilere karşı hiç tahammülsüz değildi. O ağır eleştirilerine, o kadar ağır olmamasına rağmen Milli Gazete’de 1991 yılından iki gün öncesine kadar kesintisiz yazdı. Orada da eleştirilerini sürdürdü. Gazetedeki toplantılarda da bunu esirgemedi. Eleştirisi daha iyi bir gazete nasıl olabilir ile ilgiliydi. Hoca bu eleştirileri dikkatle dinliyordu.

Müslümanların hızlı değişimi, iktidarın imkânlarıyla çıkarcı, gösterişli, riyakâr tutumlara karşı acımasız eleştirilerde bulundu. Belediyeler sonra iktidar sürecindeki Müslümanların konumunu, durumunu sakınmadan eleştirdi. Bundan elbette rahatsız olundu. Bundan rahatsız olanlar başka şeyleri bahane ederek kendisine saldırdılar. O ise gene onların üslubuna aldırmadan nezaketini elden bırakmadan karşılık verdi. Bir Müslüman’ın adabına uymayan her durumu, kim olursa olsun, ağır eleştirilerde bulundu.

En çarpıcı örneklerinden biri de uluslararası bir sorun bile oluşturmuştu geçmiş zamanda. Bildiğimiz, tanıdığımız biri, ismi bizde mahfuz, Milli Gazete’yi Suud Kıralı Faysal’a şikâyet etmiş. Erbakan Hoca Suud’a gidince bunu kendisine söylemişler. Gazetenizde bize ağır eleştirilerde bulunuluyor demiş. Hoca da cebinden Mehmed Şevket Eygi’nin kendisini eleştiren bir köşe yazısını cebinden çıkarıp gösteriyor: “Bakın bizim gazete bizi de eleştiriyor” demiş.

Şevket Eygi Bey kendisine göre yanlış bulduğu hiçbir şeyden kaçınmaz. Kim olursa olsun mutlaka dile getirir. Erbakan Hoca İstanbul’a geldiğinde gazete yazarlarıyla toplantılar yapardı. O zaman içimizde hiç çekinmeden, o, gazete ile ilgili her türlü eleştiride özel toplantılarda da bulunuyordu. Gazetenin hem niteliğinin hem de tirajının artırılması için önerilerde bulunuyordu. Onun zihninde bambaşka bir gazete vardı.

Genel olarak Milli Gazete ile ilgili bir ön yargı var öteden beri. Gazete yazarlarına yazı empozesi, başlık önerileri gibi. Bu konuda bana hep sorulmuştur yazılarınıza müdahale ediliyor mu, rahat yazabiliyor musun? 1991 yılından beri Milli Gazete’de yazı yazıyorum. Sadece iki yazım için bana sorulmuş, biri bir tek sözcük ile ilgili; bu sözcük olmasa olmaz mı diye. Elbette o konuda haklı idi yayın yönetmeni. Bir diğeri de Sayın Numan Kurtulmuş, ayrıldıktan sonra gazete içinde de bir etkilenme ile gidenler oldu. O zaman da “Giderken Ocağı Dağıtma” başlıklı bir yazım yayımlanmadı.

Şevket Bey, Birlik Vakfı’nda yaptığı konuşmalarda, soruların yazılı olarak verilmesini ister. Muzaffer Aktürk Bey’in de bulunduğu bir toplantıda, bir dinleyici: “Neden Milli Gazete’de yazıyorsunuz?” çok tirajlı bir gazetenin adını vererek sorar. Merhum: “Milli Gazete dışında hiçbir gazete benim yazılarımı yayımlamaz” karşılığını verir.

Yedi İklim dergisinde İsmail Kıllıoğlu ile yaptığımız sayıda arkadaşımız İsmail Bey’e benzer bir soru sormuştu. İsmail Bey’in verdiği cevap, “Milli Gazete, Cumhuriyet, Birgün birer düşünce gazeteleridir. Burada yazılarım hiç dokunulmadan yer alır.” Onların kendine göre inanış ve düşünceleri var.

Diriliş çevresinde bir arkadaşımız Milli Gazete’de yazı yazması için önerdiğimde çekinmişti. Epey bir zaman yazdı. Bir tek satırına bile dokunulmadı. Bunu kendisi de açıkça itiraf etti.

Mehmed Şevket Eygi Bey’in rahatlığı, eleştirileri içeride bile rahatsızlık verdi kimi zaman. Neden Milli Gazete’de durmadan eleştiriyor diye. Kaldı ki gazete toplantılarında birbirimize aykırı düşünceler ileri sürüyorduk. Bundan kimse de rahatsız olmuyordu. Rahmetliyi bir yazısından dolayı ben de gazetede eleştirmiştim. Zaman zaman kimi düşüncelerimiz örtüşmüyordu.

Vefatından sonra da ne yazık ki kimileri bunu farklı amaçlarla gündeme getirebiliyor. Kaldı ki günümüzde en çok rahatsız olunan da “yandaşlık” kavramının bir gerçek olması gibi. Eleştirmeyen, öneri getirmeyen sadece alkış tutan yazarların ve yazarların ne duruma düştükleri.

Şevket Bey sadece İslâm inanç ve düşüncesinin yandaşıydı. Eksik veya farklı yorumları olsa bile.

Öğrencilik yıllarından beri İstanbul ruhunu derinden soluyan biridir Mehmed Şevket Bey. Öğretmen olan annesi onu İstanbul’a getiriyor Galatasaray Sultanisi’ne kaydettiriyor. O zamandan beri namazını kılar, ibadetlerini aksatmaz. Bu bile onun kişiliğinde ta çocukluğundan beri nasıl bir yol üzerine olduğunu gösteriyor. Dönemin önemli âlimleriyle buluşuyor, manevi bir bilgi ve birikime sahip oluyor. Okulda da önemli hocalardan ders alıyor. Bu, onun bakışında veya bulunduğu çevrede kişilik oluşumunda etkili.

Özenli bir dile sahip. En keskin olan düşünceleri ifade edişteki yaklaşım onu sevimsiz kılmıyor. Aynı kuşaktan olan bir arkadaşı ile zıt kutup diyebiliriz. Biri daha naif, daha usturuplu ama ödünsüz. Diğeri de ödünsüz ama dili keskin, ölçüsüz ve yersiz olduğu için onu ister istemez sevimsiz hale getirebiliyordu.

Yazılarında genel anlamda sisteme, yapıya, İslâm dışı olana eleştiriler getiriyor, yorumlarda ve önerilerde bulunuyor.

Ehl-i dil olmak günümüz için önemli bir erdem. Çok karmaşık bir yapıda, insanların savrulduğu bir dönemde bunu korumak da bir erdem. Dil, kalptir, sevgi yüklüdür, nefreti kaldırmaz. Bu dil ve bu yaklaşım onu güzel bir insan kılmıştır. Yazıları, söyledikleri ve yaklaşımları ona tanıklık etmeye yeter. Yazıcı melek bunu eksiksiz kayda geçmiştir.

Mehmed Şevket Eygi’de edep önemli bir unsur ve kişilik. Bu hem tasavvufî bir ruh içeriyor hem de İstanbul kültürünün etkisi. Bulunduğu çevreler de bu anlamda önemli. Bu yüzdendir ki yüz ifadesinde olduğu gibi dil ve davranışında naiflik daima belirgin. Ölçüyü hemen hiç kaçırmadı. Gençlik yıllarının heyecanından çok olgunluk döneminin yansıması tamamen böyle.

Tasavvuf büyüklerinden edeple söz ederdi. Onlardan örnekler verirdi. Onlar gibi yaşamayı önerirdi.

Polemiğe girmeyi sevmez, usulünce karşılık verirdi.

Bir kültür insanıydı, zengin ve geniş kapsamlı çeşitliliği bol bir kütüphaneye sahipti. Kütüphanesini ne yapacağını kestiremiyordu. Ali Müfit Gürtuna İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken sınırlı sayıda yazarla bir toplantı yaptı. Ben de o sırada Basın Danışmanlığı’nda çalışıyordum. Mehmed Şevket Eygi, Yavuz Bahadıroğlu, Ali Bulaç ben ve birkaç kişi daha vardı. O zaman İstanbul için büyük bir kütüphane oluşturulması gündeme geldi. Bulunanların yeterli olmadığı. En azından bir milyon kitap olan bir kütüphane olması gerektiği söylendi.

Kütüphane konusunda Mehmed Şevket Bey: “Ben kitaplığımı bağışlarım, isteğim sadece bir seksiyona adımın verilmesini arzu ederim.” Hatta yer konusunda da kendisi bir öneride bulundu Ali Müfit Gürtuna. Kadıköy Hasanpaşa’da geniş bir alan bulunuyor, oraya yapabiliriz. Kütüphane adı bile kararlaştırıldı. Ben: “İstanbul Mevlâna Kütüphanesi” adını önerdim. Şevket Bey sevindi, “Haklısınız buna hiç kimsenin itirazı olmaz” dedi. Söylediğim gibi bu durum gerçekleşmedi.

Yakın zamanda öğrendiğimize göre kütüphanesini, Cumhurbaşkanlığı Beştepe Kütüphanesi’ne bağışlamış. Buna da üzüldük doğrusu. Çünkü kitaplar o demir olmayan ama ondan beter olan katı duvarların arkasında. Oraya kim girecek, hangi araştırmacı yararlanacak ki? Sineklerin bile uçturulmadığı bir mekân, öyle biliyoruz. Kitaplar da kütüphane de işlevinden uzak bir yerde.

Özel tutkuları vardı, değerli taşlar, yazmalar, resimler gibi. Bunları zevk ile toplardı.

Refah Partisi zamanında İstanbul Büyükşehir Belediyesi kazanılınca özellikle tarihi mekânların restorasyonun aslına ve özüne uygun oluşturulması için çabaladı, önerilerde bulundu.

Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı makamına geçenlerin eşlerinin giyimlerini bile söz konusu etti. Müslümanları temsil edenlerin zarafetlerini, inceliklerini önemsiyordu. Konuşma adabı da önemliydi.

Onun bütün yaklaşım ve değerlendirmeleri zarif, naif ve güzel insanların temsil etmesi konusundaki düşüncesiydi bütün bunlar.

Onunla birçok toplantıda birçok yerde karşılaştık.

Üstat Necip Fazıl’ın ölümünün ertesinde Kadıköy’de sahaflarda dolaşıyorum. Sahaf Mehmet Ergün’ün orada oturuyordum. Mehmed Şevket Bey içeri girdi, kendisini karşıladık. Mehmet Ergün sosyalist düşünceli ama iyi bir kültür insanı, kitabı çok iyi bilen biri. Ondan çok kitap almışımdır. Oturdu sohbet ettik. Üstat Necip Fazıl’ın vefatından ötürü çok üzgündü. “Müslümanlar asıl otoriteyi şimdi kaybetti. Artık kimse kimseyi dinlemez. O, hayatta iken herkes haddini bilirdi” tarzında içini döktü.

Kalemi, dili ve sözü keskin olduğu için onun zamanında kimse kolay kolay polemiğe bile girmezdi. Yedi İklim dergisinde, Orhan Veli’nin Ülkü mecmuasında bir yazısı üzerine bir çalışma yapmış yayımlamıştım. “Necip ile bir anlaşmamız var biz ona sataşmayacağız o da bize” tarzında. Çünkü ona karşı duramıyorlardı altında kalıyorlardı. Orada Üstad’ı dil konusunda eleştirmişti. Gene de ihtiyatlıydı.

Özellikle gerici kavramına verdiği cevap hem çok sert hem de ironisi kuvvetliydi. Birini burada söylemeye gerek yok. Dönemin gereği sert ve biraz da argoydu. Bir diğerinde ise, “Maraton koşusunda biz onlara tur bindirdiğimiz için onlar bizi geride kalmış sanıyorlar oysa biz onların önünde koşuyoruz” anlamında bir ifade idi.

O dönemde Müslümanlar sahipsiz, yargı çok keskin, en küçük bir bahane ile insanları içeri tıkıyordu. Kendisi de bunun acısını çok çekmişti.

Son dönemlerinde Erbakan Hoca gazetede yazarlarla Ömer Yüksel Özek Bey’in odasında bir toplantıda idik. Mehmed Şevket Bey, Afet Ilgaz, bizler ve gençler vardı. Orada sayfa editörü olan İbrahim Tenekeci’yi bir hayli terletmişti. Birçok hatıra orada anlatıldı. Şevket Bey hem yaşı hem de konumu gereği rahattı ve sürekli öneriler getiriyordu.Genel toplantılarda Erbakan Hoca öncelikle ona söz verirdi. O hemen her toplantıda düşüncelerini aktarırdı. Hoca ilgi ile dinlerdi.

Merhumun siyasal anlamda kimi katı tutumları vardı. Ehl-i Sünnet konusunda ödünsüzdü. Siyasal olarak İran ve Şia konusunda hiç esnek değildi. Arap Baharı zamanında özellikle muhafazakâr medya FETÖ yönlendirmesinin etkisinde kaldı. Hep bir ağızdan anti İrancılık ve Şia ile bölgenin sorunları göz ardı edilerek adeta emperyalizm yanlısı bir tutuma girmişlerdi. Merhum Mehmed Bey ile anlaşamadığımız konulardan biriydi.

Erbakan Hoca eleştirileri ve önerileri dikkatle dinlerdi, bir lider olarak ne yapacağı konusunda hiç tereddüt etmezdi. Mehmed Şevket Bey zor zamanların çile çeken insanlarından biriydi. Hiçbir zaman bu çilesini ve çektiklerini çıkar amaçlı gündeme getirmedi. Baskıcı dönemleri sık anımsatır ve anlatırdı. Hiçbir zaman da çekinmezdi. Yazdıklarına öyle kolay itiraz edilemezdi, çünkü ezbere konuşmuyordu.

Tamahkâr değildi. Yemeklerde de öyle idi. Tek tutkusu kitap ve düşünce idi.

Onu güzellikleri ve iyilikleri ile anmak düşer bize. Rahmet diliyoruz. Sayılı isimlerden biriydi. Yeri kendine göre özeldi ve boşluğu dolduracak kimse de bulunmuyor.

 

milli gazete

Google+ WhatsApp