Mehmed Akif’e Dair Birkaç Not

Mehmed Akif’e Dair Birkaç Not


Dönemin birçok Müslüman aydınında görülen dönemsel değişimler, Mehmed Akif’te de görülmektedir. Meşrutiyet dönemi, milli mücadele dönemi ve cumhuriyet sonrası dönem olarak en kaba şekliyle Akif’in hayatı üç döneme ayrılabilir.

İktidardan taraf olmak, iktidarla birlikte olmak, iktidarın gölgesi altında olmak başka bir şeydir. Zira bu tavır dünyevi olanı bir tarafa bıraksanız dahi, popülerliği, şanı şöhreti, imtiyazlı olmayı, ‘diğerlerinden farklılığı’ beraberinde taşır. Eğer bir kez bu farklı olmanın dayanılmaz hafifliği yaşanırsa, bir daha ağır yüklerin altına girmenin dayanılmaz cefasını çekemeyeceğiniz gibi, gerek de görmezsiniz. Belki bir zaman sonra gidilen yolun yardan aşağı olduğunu, yapılan işlerin çığırından çıktığını, bütün beklentinizde sükûtu hayale uğradığınızı anlarsınız, lakin bu kez de tekrar geri dönmek gibi bir imkânın mümkün olmadığını görürsünüz.

Mehmed Akif (1873-1936), yakın tarihimizin toplumsal anlamda temsil gücü yüksek, Abdülhamid dönemini, meşrutiyeti ve cumhuriyeti gören bir şahsiyettir. O da kendi dönemindeki ulema sınıfı gibi, Abdülhamid muhalifi, ittihatçı taraftarı ve meşrutiyet yönetimini talep edenlerdendir. Meşruti parlamenter sistem kurulacak, anayasa Kanuni Esasi yürürlüğe girecek, hürriyet gelecek, Abdülhamid idaresi sona erecek ve bütün problemler çözülecektir. Bütün kötülüklerin kaynağı, Abdülhamid’in baskıcı idaresidir. Eğer insanlar bu idareden kurtulursa, hürriyet gelecek, memlekette terakki sağlanacak, Avrupa gibi medeni olunacak, refah seviyesi yükselecektir. Bu sebepten dolayı memleket Abdülhamid’den kurtulmalıdır. Ama bu nasıl gerçekleşirse gerçekleşsin, yeter ki Abdülhamid gitsin.

Dönemin Müslüman muhalefetinin tamamı böyle düşünürken, Akif de böyle düşünenler arasındadır. Hatta O’nun Abdülhamid’e olan muhalefeti diğerlerinden çok daha pervasız, haddi aşan ifadeler içeren seviyededir. Oysa Abdülhamid kendisine karşı çok müşfik davranmış, iktidarı döneminde herhangi bir zulüm ve baskısına da maruz kalmamıştır. Kendisi Abdülhamid idaresinde devlet memuru olarak baytarlık yapmış, memleketin çeşitli yerlerinde görevlerden bulunmuş, Ziraat Bakanlığı bünyesinde müfettişlik gibi memuriyet hayatında yüksek derecelere kadar çıkmıştır. Fakat ne hikmetse Abdülhamid’e “Kızıl kâfir”, “Yıldızdaki baykuş” diyecek kadar da pervasızlaşabilmiştir.

Dönem itibarıyla Müslüman muhalefetin önde gelen birçok şahsiyetinin siyasi, içtimai, fikri serüvenlerine bakıldığında genel olarak birkaç kimlikli, birkaç kişilikli dönemlerden müteşekkil olduğu gözlerden kaçmamaktadır. Bu ayrı dönemlerin, Abdülhamid muhalifliği, ittihatçı fanatikliği ve yapıp-edilenlerin sonucunda ortaya çıkan pişmanlık dönemidir. Mehmed Akif de bu tasnif içerisinde yer alanlardandır. Yani Akif de değerlendirildiğinde, bu değişiklik serüvenini yaşadığı söylenebilir. Mehmed Akif’in de ilk dönemi, istisnasız olarak diğer ulema sınıfında olduğu gibi, Abdülhamid’e olan düşmanlık derecesindeki muhalefetidir.

Abdülhamid döneminde kendi başına bir muhalefet oluşturamayan Müslüman cenah, tarihsel süreçteki etkin rolünü, kendilerinden kaynaklanan hatalardan dolayı kaybetmiş, müdahaleye ve yönlendirilmeye açık bir hale gelmiştir. Dönemin Müslüman düşünürlerindeki tayin edicilik rolünden yoksunluk, Akif’te de vardır. O da, Abdülhamid gitsin de nasıl giderse gitsin diyenlerin önde gelenlerindendir. Ve Temmuz 1908 tarihinde meşrutiyet ilan edilir, Abdülhamid’in baskıcı idaresi sona erer. Akif fanatik derecesinde meşrutiyet ve ittihatçı taraftarıdır, meşrutiyet ilan edilmiş iktidara da ittihatçılar gelmiştir. Eski idare ve eski düzen mümkün olduğunca aşağılanmalı, kötülenmeli, mazi bir çöle benzetilmeli, gelecek ise kutsi bir hakikat olarak ele alınmalıdır.

Bu arada meşrutiyetin ilanıyla basın hayatı hareketlenmiş, hürriyet (!) ortamında neşriyat sektörü canlanmıştır. Mehmed Akif de Eşref Edip ile birlikte Sıratı Müstakim gazetesini kurmuş, kendisi gazetenin başyazarı olmuştur. Buradan yeni fikirlerini, terakkiye doğru atılacak adımları, kamuoyuyla paylaşacak, millete yol-yordam gösterecektir. Terakki için ne yapılması gerekiyorsa yapılmalı, asla durmamalıdır. İlerleme kaydedebilmek için ilerlemeci zihniyetle düşünmelidir. Avrupa medeni bir millet olmuştur, biz de bu medeni milletlerin seviyesine erişebilmek için durmadan çalışmalıyız.

Sıratı Müstakim’in 10 Eylül 1908 tarihli 3. sayısında “Durmayalım” diyerek, mecazi kompozisyonla bir şiir kaleme alır. Akif bu şiirinde geçmişin karanlıklarını dile getirirken maziyi karanlık, dikenli bir yol ve dehşetli geçmiş olarak ele alırken, atiyi -geleceği- korkusuz ve kudsi bir hakikat olarak tanımlar.1 Meşrutiyet ilan edilmiş, yeni bir düzen kurulmuş, eskinin ise hükmü kalkmıştır. Dolayısıyla mazi karanlık olarak tanımlanmalı, ilerlemeci mantığın egemen olduğu terakki düşüncesi kutsanmalı, öne çıkarılmalıdır. Mehmed Akif bu fikrin önde gelen savunucularındandır ve hemen hemen her şiirinde bu fikri öne çıkarır. Akif’in düşüncesinde mazi karanlıklar içindedir ve zihinlerden toptan silinmelidir. Bu toptanın içine geleneğin kadim kültürü girdiği gibi, kendi tarihine ait olanların da sokulabileceği, tasvirlerinin satır aralarında görülmektedir. Dinlenilecek tek menzil gelecektir, atidir. Mazi bir çöl, gelecek korkusuzdur ve kudsi hakikattir. 

Gelinen eşikte ilerlemeden ve çalışmaktan kurtuluş yoktur. Herkes ilerlemek, bizi alt eden Avrupa’nın medeni seviyesine çıkmak için çalışmalıdır. Yer gök durmadan, bütün insanlık soluk almadan ilerleme-terakki için mücadele etmektedir. “Eğer halktan sıkılmaz isen, Allah’tan utanmalısın” der Akif. Memleket geri dönüşü olmayan bir yola girmiştir. Girilen yeni yol, bir zaman sonra “tek dişi kalmış canavar” diyeceği Garb medeniyetidir. Akif ilk döneminde yüzünü tamamen Avrupa’ya dönmüş, ittihatçıların her uygulamasını müsamaha ile karşılayan ve hükümete yapılan her eleştiri ve muhalefeti, Abdülhamid dönemine geri dönmeyi istemek olarak değerlendirir.

Kolera salgını

1910 yılında İstanbul’da kolera salgını baş gösterir. Salgın çok yayılır ve ortaya ölümcül sonuçlar çıkar. İstanbul halkından Sıratı Müstakim gazetesine mektuplar gelir. Mektup sahipleri iktidardan taleplerini ifade etmektedir. 

“Aldığımız mektupların birinde deniyor ki: Bir zamanlar memlekete kolera gibi veba gibi müstevli bir hastalık gelince fedakârlık yapılarak para ile hâfızlar tutulur ve memleketin etrafı devrettirilirdi, bugün İstanbul’da civar vilâyetlerde koleradan epeyce telefât olduğu rivâyet ediliyorken hiç öyle bir teşebbüste bulunmak kimsenin aklına gelmiyor. Sırâtı müstakīm hükûmete bu eski, fakat dindârâne usûlü ihyâ etmesini tavsiyede bulunsa büyük bir hayır işlemiş olacak…” 2

Halkın geleneğe ve dine yaslanan bu talebine Mehmed Akif’in verdiği cevabı çok manidar ve dikkate değer bulmaktayız: 

“Evet, böyle bir eski usul vardı, lâkin hiçbir vakit dindârâne değil idi! Hükûmet-i sâbıka mevkiini tahkîm için millete savlet eden felâketlerden bile istifade etmek isterdi, yoksa bulaşıcı hastalıklara karşı tıbbi gerekliliklerini tamamen tatbikten başka bir tedbir olamayacağını pekâlâ bilirdi. Yıldız’da yüksek sesle okunan Buhariler hastalığı def etmek için değil, saf halkın dini hislerini okşayarak padişaha sevgi kazandırmak içindi.” (aynı yer)

Mehmed Akif’in bu cevabını İslamcı cenahın temsil gücü yüksek bir şahsı tarafından dile getirildiğini düşünerek değerlendirmek gerekirse, nasıl bir sonuca varılır? Tabi Akif sadece burada da durmuyor. Ona göre böyle hastalıkların tedavisi için tıbbın tavsiye edeceği tedaviden başka hiçbir çare yoktur. Bir köylünün bile bilmesi gereken bu basit hakikat öteden beri insanlar sürekli aldatıldığı için gözlerden kaçmaktadır. 

“Usta tabiplerimizin, ‘koleraya karşı en faydalı şahsi tedbirleri varsa o da yiyeceğe içeceğe yani yemeye içmeye dikkatten ibarettir’ diye bağırıp dururken, hala birçoğumuz – mütevekkilen alallâh – pis boğazlığından geri durmuyor. Doğrusu tevekkülü çok iyi anlamışız.” (aynı yer, sayfa 180) Akif’in meşrutiyetin ilk yıllarında kaleme aldığı bu ifadelerinde tıbbın ve tabiplerin hangi mertebeye oturtulduğuna dikkatle, bugünkü yaklaşım değerlendirilebilir. 

Dikkat edilirse Akif, bir kuşu tek kanadıyla uçurmaya çalışmaktadır. Anlamakta zorlandığımız taraf ise, Müslüman bir düşünürün kendi inancına, halkına, örfüne ve kültürüne, dahası içinden yetişip geldiği tarihi birikime kısa zamanda bu kadar yabancılaşabilmesidir. Bu ifadelerin mazur görülebilir yanlarının olup olmadığı ayrı bir tartışmanın konusu olabilir. Fakat burada ilk göze çarpanın maziye-meşrutiyet öncesine dair itici, dışlayıcı düşüncelerin öne çıkmasıdır.

Şiirlerinde olduğu gibi, verdiği vaazlarda da aynı idealini sürekli dile getirir. Kervan, insanlık kavimleridir. Çöl ise ataletle dolu mazidir. Mademki dünyada yaşıyoruz, bu çölü aşmalı yani mazinin ataletinden kurtulmak mecburiyetindeyiz. Sıkıntılara katlanacağız, katlanmaz isek, arkadan gelenler duranları ezip geçecektir. Hayatın kanunu budur. Duranlar için hayat hakkı yoktur. Mazinin ataleti içinde durursan ezilir gidersin.3 Akif, “insan insanın yurdudur” düşüncesinden, “insan insanın kurdudur” düşüncesini benimsemiş gibidir. 

Meşrutiyetin ilk yıllarında yazdığı bu mısralarda, İslam’ın meşrutiyet öncesi geçmiş asırlarını mazi adı altında çöl, dehşet verici deve dikenliği gibi kelimelerle çok ağır olarak tasvir etmekte olumsuzlamaktadır. Bunun aksine ise, ati olarak ele aldığı meşrutiyet dönemi ve ilerisini korkusuz kutsi hakikat olarak cennet gibi düşünerek yüceltmektedir. Dönem olarak yeni kurulacak düzenin sıhhati için geçmişin tasfiyesi kaçınılmazdır. Olayların çok hızlı ve kontrol edilebilir seviyeden çıktığı bir dönemde, Akif’te yeni düzenin kurgusunda (kanaatimizce farkında olmadan) önemli çaba sergilemektedir. Akif de çağdaşları gibi kurtuluş düşüncesini istibdaddan kurtulmak ve yeni düzene sahip çıkmak olarak kabul etmiştir. Akif kurulmakta olan yeni düzene bütün gücüyle destek verirken, eleştirilere de tahammülü yoktur. Muhalefeti, geleceğin önüne dikilen mazinin heykellerine benzetir. 

Iraklı Fuzuli ile Fransalı Lamartine

Mehmed Akif çok yönlü Müslüman düşünürler arasındadır. Medrese geleneğinden gelmemesine rağmen, Kur’an’ı tercüme edecek kadar Arapçaya ve fıkhi müktesebata vakıf ilme sahiptir. Genel olarak şairliğiyle bilinmesine rağmen makaleleri, vaazları ile de dikkat çeker. Fakat ağır basan yönünün edebiyatçı yönü olduğu tartışılmaz.

Her ne kadar mazinin ataletinin (!) toplumun üzerinden atılması gerektiğini söylese de, edebiyatçı yönüyle geçmişle olan bağını sürdürmekten yana tavır alır. Özellikle Fransız edebiyatçı Alphonse Lamartine’ye büyük hayranlık duyduğunu, eserlerinin mutlaka okunması gerektiğini zikreder. Lamartine’ye duyduğu hayranlık, edebi yönüyle kendisini göstermektedir. Doğu ve Batı edebiyatı birbiriyle harmanlanmalıdır.

Onun Lamartine’nin okunması gerektiğine dair üzerinde durduğu Graziella, Rafael gibi eserlerini, Müslümanlık düşüncesi içerisinde olumlamak mümkün değildir. Zira Lamartine Graziella eserlerinde, henüz çok gençken gittiği İtalya’da, Napoli şehri yakınlarında görüp tanıdığı, fakir bir balıkçı kızı olan Graziella’nın dramatik aşk hikâyesini anlatır. Rafael adlı eseri de bunun gibi tutkulu bir aşk romanıdır. Müellifin yaşadığı dönem itibarıyla siyasi, askeri, içtimai buhranlar göz önüne alındığında, kanaatimizce böyle tavsiyelerin çok doğru olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Fakat buna rağmen Akif bu eserlerin mutlaka tercüme edilmesi ve okutulması gerektiği hususunda ısrarcıdır.

“Ne olur bir hayır sahibi çıksa da bize Meditasyon’ları, Armoni’leri, Graziella’ları Rafael’leri tercüme etse! Son iki eser lisanımıza tercüme edilmiş olsa da bugün için kafi değildir. Çünkü birçok yerleri geçilmiştir. Özellikle bu gibi güzel eserler, nezaketin verdiği imkân çerçevesinde birçok kalem erbabı tarafından tercüme edilmelidir. Rafael’in tamamlanmış-tamamlanmamış iki üç tercümesinden ben birini gördüm ki iyi değildi. Lamartine’e tercüman olacak adam Fransızcayı ne kadar iyi anlasa, Türkçeyi de ne kadar doğru yazsa, mesele üzerinde yetkin olmadıkça, muvaffak olması mümkün değildir. Hele benim gördüğüm tercümede ‘Mezkûr kadının çehresinde nûr-ı sabâhat lemeân etmekte bulunmuş idi…’ ibâresine yakın cümleler bile vardı! Evet, bu mütercim bir tarih tercüme edebilir, bir bend-i siyâsî yazabilirdi, lâkin hiç bir vakit Rafael’i tercüme edemezdi.” 4

Kavramlara bakışı

Dönemin ulema kesiminin kavramlara meşrutiyet sisteminin meşrulaştırılması doğrultusunda yaklaştığını birçok yazımızda dile getirmiştik. Mehmed Akif de böyle bir tavır sergiler. Özellikle sabır ve tevekkül kavramları Akif’in yazılarında vaazlarında ele aldığı kavramların başında gelir. Yukarıda da değindiğimiz gibi, Akif bir kuşu sürekli tek kanadıyla uçurmaya çalışmaktadır. Sabır ve tevekkül kavramları en çok eğilip bükülen kavramların başında gelmektedir. Bu kavramlar, Akif’ten de nasibini alır. O’na göre sabır katlanmak değil, hayatın zorluklarına, sıkıntılarına karşı göğüs germektir. 

“Yanlış anladığımız hakikatlerden biri de sabır. Biz zannediyoruz ki sabır mezellete tahammüldür. Hâlbuki sabır katlanmak değil, hayatın güçlüklerine göğüs germektir” 5

“İyi ama sabır nedir? Heyhat! Biz Müslümanlar sabır kelime-i kudsiyyesinin manasına sahip olmak şöyle dursun, vâkıf bile değiliz! Evet, sabır lafzı anıldığı gibi, zihnimizi meskenete, mezellete yakın bir mefhum kaplar. Bize göre sabır mutlak surette ‘katlanmak’ demektir. Neye katlanmak? Her şeye… Daha doğrusu katlanılmayacak şeylere! Meselâ zelil olmaya, hakaret görmeye, dövülmeye, sövülmeye; hülâsa insanlık şerefimizi lekeleyecek musibetlerin hepsine.

Aman yarabbi! Kur’an ne söylüyor, biz ne anlıyoruz! Sabır katlanmak değil, göğüs germek demektir. Neye göğüs germek? Evet, sonunda, katlanılmayacak acılara katlanmak çaresizliğine mahkûm olmamak için, önceden her türlü sıkıntıya, her türlü zulme mertçesine, insancasına göğüs germek. Allah yolunda, hak yolunda, din uğrunda, millet uğrunda rahatını, uykusunu, malını, canını feda edivermek yok mu? İşte sabır budur. Yoksa bu fedakârlıkların semtine yanaşmayarak miskin miskin oturmak; sonra da hissesine düşecek rüsvâlığı ‘Kader böyle imiş! Tahammül etmeli…’ diye hazma çalışmak, hiç bir zaman sabır ile te’lif olunamaz.” 6

Akif tevekkül ve sabır anlayışını, kavramların ıstılah manasının dışında tanımlar. O’na göre sabır ve tevekkül katlanmak değildir. İlerlemeci mantıkla düşünmekte, tevekkül ve sabır kavramlarını, manevi boyutundan soyutlayarak tanımlar. Elmalılı ise sabrı, Akif’ten farklı olarak ele almaktadır:

“Hak ve hayır yolunda sabra vasiyetleşmişlerdir. Çünkü zamanın acayipliği, dünyanın aldatması, nefislerin eğilimleri, ziyana gidenlerin çokluğu karşısında hayır yapmak, doğru söylemek, Hak yolunda gitmek birçok acılar çekmeye, zorluklara katlanmaya, mücadele etmeye, batıl iflas geçitlerini atlamaya, bunlar da sabra dayanmaktadır. Onun için Lokman Suresi’nde iyiliği emir ve kötülüğü yasaklayanlara ‘Namazı kıl, iyiliği emret, kötülüğü yasakla, sana isabet edene sabret, kuşkusuz bunlar (Allah’ın yapmanı emrettiği) kesin işlerdendir.’ (Lokman, 31/17) diye isabet edecek musibetlere sabır tavsiye edilerek, onun azme dayanan büyük işlerden olduğu anlatılmıştı. Burada da bunların birbirlerine doğruyu tavsiye ederken, aynı zamanda sabır da tavsiye ettikleri özellikle anlatılmıştır.” 7

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem

İlk dönem Mehmed Akif de hürriyet aşığıdır, meşrutiyet ilan edilecek Abdülhamid belasından kurtulunca her şey düzelecektir. Hürriyet gelecek, millet zalim iktidarın baskısından kurtulacak, her şey güllük gülistanlık olacaktır. Fakat zaman geçtikçe köprülerin altından çok sular akar ve hiçbir şey dönemin Müslümanlarının beklentisi doğrultusunda gerçekleşmez. Tam aksine, ne niyetle yola çıkıp yeni düzeni destekledilerse, gelişmeler niyetlerinin aksi istikametinde gelişir. Hürriyet kavramı ve serbestlik ortamı Müslüman toplumun ifsadına yönelik yeni bir hayat tarzı şeklinde topluma hakim olur. Yeni düzen, yeni olması sebebiyle, eskiyi, Akif’in deyimiyle karanlık maziyi lanetler. Geçmiş topyekün kötüdür ve iyi olan istikbaldir.

Meşrutiyetin ilanından on-onbeş yıl sonra Mehmed Akif’in de üslubu değişir. Artık şiirlerini beklentileri gerçekleşmeyen sorumluluk sahibi bir Müslüman düşünür olarak yazmaya başlar. Hassas ruh hali, yazdığı satırlara gözden kaçmayacak belirginlikle yansır. Milli Mücadele yıllarında sahada aktif rol oynar. Toplumun çektiği sıkıntıları yakinen görür. Sıkıntılar sadece savaşın getirdikleri değildir. Toplum ahlaken de çökmüştür. Büyük ümitler besleyerek talep ettiği hürriyet, hiç istemediklerini fertten topluma hakim kılmıştır. Bu dönemde Akif, itirazcı dille, feryat etmektedir. 

Süleymaniye Kürsüsünde’ki mısralarında çok acıklı, iç yakıcı feryatla seslenir: 

“Bir de İstanbul’a geldim ki: bütün çarşı, Pazar

Naradan çalkanıyor! Öyle ya… Hürriyet var!

Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş… Doğru: 

Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru

Kimse farkında değil, anlaşılan, yaptığının

Kafalar tütsülü hülya ile gözler kızgın” 8

diyerek Meşrutiyet sonrası günlerdeki sevinç ve cinnet halini yıllar sonra içini yakan mısralarla dile getirir. 

İlerleyen yıllarda bu feryadı daha da yüksek sesli ve tavır alıcıdır:

“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem

Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım.

Boğamazsın ki!

Hiç olmazsa yanımdan kovarım

Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam

Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam” 9

Akif, bir zamanlar karanlık olarak tasvir ettiği ve cehalet olarak tanımladığı geçmişinin, geldiği yerde yasını tutmaktadır. Gelenler geçmişe rahmet okutacak uygulamalarla iş başındadır. Akif’in çok tedirgin olduğu gözlerden kaçmamaktadır. Asıl pişmanlığını satırlara nakşedeceği zaman dilimi biraz daha ileri döneminde olacaktır. 1923 yılının Ekim ayında yeni cumhuriyet kurulunca, Akif de Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine Mısır’a gider. 

Mısır’a giden Akif’in bu daveti kabulünde, kazanılan Millî Mücadele’den sonra ümit ettiği İslâm birliği ve bu birlikte yeni kurulan cumhuriyet idaresinin önemli rol oynaması idealinin gerçekleşememesinin doğurduğu hayal kırıklığının büyük tesiri olmuştur. İki yıl kışları Mısır’da geçirip yazları Türkiye’ye döndüyse de 1925’in sonundan itibaren sürekli Mısır’da kalır. Bunda hükümetin muhalif kabul ettiği birçok fikir ve siyaset adamı arasında kendisinin de polis takibine alınmasının ağrına gitmiş olması önemli rol oynamıştır. 1925 yılının başında çıkan Şeyh Said isyanı vesilesiyle Mustafa Kemal dönemi muhalifler üzerine baskı kurmuş, aralarında Sebîlürreşâd’ın da yer aldığı pek çok dergi ve gazeteyi kapatarak sahiplerini ve bazı yazarlarını İstiklâl mahkemelerinde yargılamaya başlamıştır.

Ne ona yar olabildim, ne buna…

Mehmed Akif bu tarihten sonra 1936 Haziranına kadar Mısır’da ikamet eder. Bu tarihler arasındaki Akif, daha önceki Akif’ten tamamen farklı bir ruh hali ve kimliğe bürünmüş, Hicran ve Secde şiirlerini yazmıştır. 1925 yılında Mısır’a son gidişinden önce Üsküdar’daki evinde kendisini ziyarete gelenler arasında olan Hasan Basri Çantay, Mehmed Akif’le bir hatırasını aktarır. 

Mehmed Akif, kendisini ziyarete gelenlere son yazdığı şiirlerden “Secde” şiirini ezbere okumaya başlayınca, Hasan Basri Çantay, “üstat siz vadiyi değiştiriyorsunuz sanırım?” deyince. “Hayır, kardeşim hayır. Benim asıl vadim budur. Neşrettiklerim; cem’iyyeti beşeriyyeye hizmet için yazılmış manzumelerimdir” diye cevap verir.10 

Akif kendisine sorulan bir soruya yine şöyle cevap verir: “Ben arkadaşlarıma yüzer beyitlik mektuplar yazardım. Fakat bugün bunların bir mısraı bile hatırımda kalmamıştır! Kendimi Milletimin huzurunda gördüğüm günden beri san’attan ziyâde cem’iyyeti düşünmek istedim. Ne ona yâr olabildim, ne buna…” 11

Bırak hasret çeken seyrinde miracım devam etsin

Rükûum yerde titrerken, huş’um Arş’ı titretsin! 

İlahi! Serseri bir damlanım, yetmez mi hüsranım?

Bırak, taşsın da coştursun şu vahdet-zarı imanım.” 

(Secde şiirinden)

“Ne yanlışmış hesabım: Hiç kapımdan geçmez oldun bak!

İlahi! Söktüm attım, işte hücrem şimdi çırçıplak: Ne afakında tek kandil, ne mihrabında seccade;

Ezelden bildiğin toprak, bütün varlıktan azade. Serilmiş secdelerdir bekleyen yerlerde mihmanı; 

Bu üryan şu’le dersen, sinemin payansız imanı. İlahi! Bir hata ettimse, elvermez mi hüsranım?

Güneşler doğdu, aylar doğdu, ben hala perişanım!” 

(Hicran şiirinden)

Sonuç:

Öncelikle şunu ifade etmenin önemli olduğuna vurgu yapmalıyız. Mehmed Akif’i anlamak, anlatmak, hakkında tatmin edici bir netice almak, böyle cüzi bir yazının çapını çok aşan meseledir. Biz burada O’nun hayatına dair birkaç nota değindik. Daha sağlıklı malumat sahibi olmak isteyenler, çok daha uzun soluklu çalışmaları göze almalıdır. Uzun soluklu çabalar, Mehmed Akif’te bize lazım olacak bilgi ve tecrübeleri devşirmek, o günden bugüne Müslümanlık düşüncesine katkı sağlaması açısından çok önemlidir. 

Akif’in hayatında da görüldüğü gibi, 20. yüzyıl Müslüman aydınlarının düştüğü hataya, 21. yüzyıl Müslüman aydınları da düşmüştür. 20. yüzyılın başlarında “Abdülhamid gitsin de nasıl giderse gitsin” diyen Müslümanlık düşüncesinin temsilcilerinin düştüğü hataya, 21. yüzyılın başlarında, “Jakoben Kemalizm gitsin de nasıl giderse gitsin” diyen Müslümanlık düşüncesinin temsilcileri de düşmüştür. Hata aynıdır, hataya düşenler aynı zihniyetin insanlarıdır. Bu bize, Müslümanların yüzyıl önce yaşadıklarından hiçbir tecrübe edinemediklerini göstermektedir.

Dönemin birçok Müslüman aydınında görülen dönemsel değişimler, Mehmed Akif’te de görülmektedir. Meşrutiyet dönemi, milli mücadele dönemi ve cumhuriyet sonrası dönem olarak en kaba şekliyle Akif’in hayatı üç döneme ayrılabilir. Yaşadığı fikri ve ruhi değişimler dönüşümler, gerek şiirlerinde gerekse makalelerinde-vaazlarında kendisini saklayamayacak kadar açıkça gösterir. Son dönem yazdığı şiirlerinde, geçmişine dair pişmanlığı iç yakıcı bir şekilde dile getirir. Kendi ifadesiyle, asıl Akif, son şiirlerindeki Akif’tir. Bir ömür çabalamış, lakin hiçbir yere yar olamamıştır.

Dipnotlar

1 Sıratı Müstakim, sayı 3, sayfa sayfa 35, tarih 10 Eylül 1908

2 Mehmed Akif, Hasbihal, Koleraya Dair, Sıratı Müstakim, cilt 5, sayı 115, sayfa 179, tarih 17 Kasım 1910

3 Mehmed Akif, “Hutbe ve Mevaiz”, Sebilürreşad, cilt 9, sayı 232, s. 407, 20 Şubat 1913

4 Mehmed Akif, Musahabe, Sıratı Müstakim, cilt 4, sayı 86, sayfa 113, tarih 28 Nisan 1910

5 Mehmed Akif, “İkinci Mevize”, Sebilürreşad, cilt 9, sayı 231, sayfa 395, tarih 13 Şubat 1913

6 Mehmed Akif, Tefsir-i şerif” Sebilürreşad, cilt 9, sayı 223, sayfa 262, tarih 19 Aralık 1912

7 Elmalılı, Asr Suresi tefsiri

8 Safahat Süleymaniye Kürsüsünden

9 Safahat, sayfa 380, Neşre hazırlayan M. Ertuğrul Düzdağ, İstanbul 2007

10 Hasan Basri Çantay, Akifname, sayfa 261, Ahmed Said Matbaası, İstanbul 1966

11 a.g.e. sayfa 55

Google+ WhatsApp