Meğer şiir Nazım’ınmış!

Meğer şiir Nazım’ınmış!


Meğer şiir Nazım’ınmış!

 

 

Yahu yine mi sosyal medya yazısı?” demeyin. Zira bu bir sosyal medya yazısı değildir. Sosyal medyayı bahane ederek sosyoloji konuşmayı denemekten ibarettir. Gerçi, iş sosyal medyada kalsaydı yine de yazmaya çok niyetim yoktu. Ancak mesele gazetelere, haber portallarına, internet sitelerine kadar inince “yazmak lazım” dedim.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 

“Kim Milyoner Olmak İster?” isimli yarışmada bir yarışmacıya Cem Karaca’nın “Herkes Gibisin” şarkısının sözlerinin hangi şaire ait olduğu soruldu. Yarışmacı da telefon hakkını kullanıp Şehir Üniversitesi’nde Türk Dili Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi olan Fatih Altuğ’u arattı. Hoca, “yüzde doksan Atilla İlhan” dedi. Meğer cevap Nazım Hikmet’miş.

Buraya kadar bence her şey aşırı normal… Büyük Türk şiirinde yazılmış bütün şiirlerin hangi şaire ait olduğunu bilmek gibi bir zorunluluğu olmayan hoca, kısıtlı sürede şarkıyı dinleyip şiirin sesinin en yakın olduğu şairin ismini verdi muhtemelen. Bu da aşırı normal…

Normal olmayanı ise, başta sosyal medya olmak üzere Takvim’inden Posta’sına, Mynet’inden bilmem nesine kadar bu durumun “skandal” olarak yorumlanması. Hele sosyal medyadaki “işte akademimizin hali” kampanyasını görmeniz lazımdı.

Evet, akademimizin kalitesi bence de yerlerde sürünüyor ama bundan daha kötüsü memlekette “kötücüllüğün hükümranlığının şaha kalkmış olması”dır.

Bakın size bir şey söyleyeyim. Lisans, yüksek ve doktora düzeyinde eğitimini Boğaziçi’nde tamamlamış, “19. Yüzyıl Türk Edebiyatı” ve “1980’lerde Edebiyat ve Toplumsal Değişim” gibi önemli alanlarda çalışıp eser vermiş Altuğ, edebiyat bilgisinin zekâtını verse “bilemedi ki bilemedi ki” temposu tutan koronun tamamı hayatının sonuna kadar edebiyat konusunda idare eder kendini. Diğer eserleri bir yana sadece Fatma Fahrünnisa Hanım’ın Dilharap’ını yeniden Türkçe’ye kazandırmış olması bile yeter aslında.

Evet, Fatma Fahrünnisa Hanım ve Dilharap. İkisini de yeni duydun değil mi sevgili “akademimiz çok kötü çok” korosunun askeri.

Ama ne gam! Değil mi ki Altuğ 30 saniye sürede kendisine sorulan soruyu doğru cevaplayamadı, değil mi ki Nazım’ın şairlik yolunun başında yazdığı, dolayısıyla henüz sesini bulamadığı dönemden bir şiirini “Atilla İlhan yazmıştır” zannetti, “zaten akademimiz çok kötü” sonucuna buradan ulaşabiliriz.

İşin aslı şu… İki, bilemedin üç sayısında bir yanlış dizeyle yanlış şairi eşleştirerek kapak yayınlayan solcumsu dergilerin belirlediği edebiyat vasatını eleştirmek uzun mesele. Hem zaten o dergiler muhalif falan. Dolayısıyla Türkiye’nin vasatlığını, hatta vasat altlığını ortaya sermek için doğru örnekler o dergiler değil sana göre. Fakat işte videoyu dayayıp bir de üzerine “akademinin hali berbat, yarışmada skandal” falan yazınca hem eleştiri yapmış oluyorsun hem de tıkları topluyorsun. Ört ki ölek.

“Kötücüllüğün hükümranlığı” dedik değil mi? Yanına üç kavram daha ekleyelim. “Duyarcılık”, “ergen habaseti” ve “ergen hamaseti…”

Duyarcılık malumunuzdur. En sevdiğim hali “o yediklerinizin ismi Adana, Urfa, döner falan değil, bir ineğin yavrusu, bir kuzu, bir koyunun evladı” şeklinde olandır. Her duruma göre uygun bir duyar bularak kendisini sürekli “politik doğruculuk kulvarı”nda tutan “renksiz, kişiliksiz, karaktersiz” sosyal medya fenomenleri eliyle yayılırlar yurdumuzun dört bir yanına.

Ergen habaseti de malumunuzdur. Daha ziyade “ben şahane, olağanüstü, mükemmel biriyim ama beni kimse anlamıyor. Kimse kıymetimi bilmiyor. O halde yansın dünya. Benden başka kimsenin yaşamaya hakkı yok” karikatürüyle özetlenebilecek bir 14 yaş duygusudur. Sürekli mesnetsiz isyanlarla, bilgisiz fikirlerle ilerleyen ve sürekli kötülük saçan geçmemiş ergenlik halidir.

Ergen hamaseti de malumunuzdur. Sürekli boyundan büyük laflar etme, olmadık iddialarla dikkat çekmeye çalışma, kendini sürekli biricik ve farklı görme hastalıklarının ortaya çıkardığı bir söylem biçimidir. En sevdiğim örneği geçenlerde çıktı karşıma. Bir aklı evvel, Aykut Ertuğrul’dan bence Türkiye’nin en iyi öykü dergisi olan Post Öykü’yü yayınladığı için özür dilemesini istedi. Bunu gerçekten yaptı. Zira muhtemelen kendisini hiç kimse anlamadığını düşünüyor, son derece önemli ve yüksek fikirlerini yayarak toplumu aydınlatmasının önündeki tek engel olaraksa Aykut Ertuğrul ve benzeri isimleri görüyordu. Kahkahalar eşliğinde okuduk tabii bu ergen hamasetini.

Fakat ciddi durum şu: Duyarcılık, ergen habaseti ve hamaseti bir araya gelince neredeyse Voltran gibi “kötücüllüğün hükümranlığı”nı oluşturuyorlar.

Bilgisiz, cahil, elifi görse mertek bile zannedemeyecek zira merteğin ne olduğunu bilmeyen bir kitle; söylem üstünlüğünü ele geçirmeye çabalıyor.

Fatih Altuğ gibi adamlarsa kuşe-i uzletlerinde Selim İleri’nin “Kapalı İktisat” metnini, multi-disipliner bir okumaya tabi tutup taş üzerine taş koymaya, bir güzellik bina etmeye çabalıyorlar.

Türkiye’de “taraflar arası mücadele” meselesini ideolojik yönelimlerden, politik görüşlerden falan önce tam burasından düşünmek, tam burasından ele almak gerekiyor. Kötücüllük yayılıyor, iyilik ise yaralanıyor çünkü her geçen gün.

yeni şafak

Google+ WhatsApp