Mecburen, mecburiyetten!

Mecburen, mecburiyetten!


Okul yıllarımda bendeniz mecburen “devletçi”, mecburen “laik”, mecburen “inkılâpçı” idim!..

Oysa Başöğretmenim, gönüllü “devletçi”, gönüllü “laik”, gönüllü “inkılâpçı”, gönüllü “Atatürkçü”; hem “çağdaş”, hem “modern”, hem “cumhuriyetçi”, hem hemde “ilerici” idi. Bu yüzden imtiyazlı sınıftandı.

O istediği tarihî şahsiyeti, dilediği siyasetçiyi sevebilir, bunu dilediği gibi açıklayabilir ve inandığını her zeminde rahat rahat yaşayabilirdi. Ben ise inandığımı yaşama, istediğimi sevme ve sevgimle nefretimi özgürce açıklama hakkından mahrumdum! (hâlâ da öyleyim).

O sevip saydığı insanları, arkasına devleti de alarak, her zaman, her yerde anabilir, anlatabilirdi, ama ben sevdiklerimi gizli gizli anmak, kendi ülkemde âdeta bir “mücrim” gibi yaşamak zorundayım!

Bu ülkede resmî ideolojiyi savunanların, adına “Kemalizm” denen öyle kalın bir zırhları var ki, hiçbir demokratik hak onu delemez. Demokrasi aykırı fikirlere lâzım! 

Ne çok marş ve şiir ezberlettiler. Zihnimi Faruk Nafız, Behçet Kemal, Kemallettin Kamu işgal etti.

“Ne örümcek ne yosun/ Ne mucize ne füsun,

Kâbe Arab’ın olsun/ Bize Çankaya yeter!” (Kemallettin Kamu).

“Yerde o/ Gökte o/ Denizde o/ Her yerde o;

Varsın, teksin, yaradansın (hâşâ),

Sana bağlanmayanlar utansın!” (Aka Gündüz).

Behçet Kemal, Süleyman Çelebi’nin Mevlidini değiştirip “Atatürk Mevlidi”ne bile dönüştürmüştü:

“Ol Zübeyde, Mustafâ’nın ânnesi,

Ol sedeften doğdu ol dürdânesi!

Gün gelip oldu Rızâ’dan hâmile,

Vakt erişti hafta ve eyyâm ile…”

Benim “taraf” olduğumu söylediğim “ilke”lerin CHP’nin altı okundan üçünü oluşturduğunu, “demokrat ailenin CHP’li oğlu” olarak yetiştirildiğimi sonradan anladım. 

“Onlar geçmişte kaldı” mı dediniz? Kalmadı efendim! Bu konuda hemen hemen hiçbir değişiklik olmadı: Çocuklarımız hâlâ “mecburen CHP’li” olarak yetişiyor. Tıpkı bizim gibi, onlara da “şiire benzemez şiirler” okutuluyor:

“Önce Atatürk…

Yurdumuzdan önce/ Bayrağımızdan önce/ Atatürk’ü öğreniriz/ Acaba neden?

Çünkü/ Ne bayrağımız olurdu/ Ne yurdumuz kalırdı/ Atatürk olmasaydı.” (Türkçe, 2, Koza Yayınları).

Türk’ün varlığını tek kişiye bağlayan bu tür yaklaşımları ilkokul ikinci sınıflarda okuyan çocuklarımızın körpe beyinlerine çakıyorsak, bu müfredatı okutanlar, Atatürk’ten önce var olmadığımıza, ondan sonra da var olamayacağımıza mı inanıyoruz?

Gerçek şu ki, en az beş bin seneden beri devletimiz, bayrağımız, toprağımızla varız! Türk’ün hayatı yüz sene önce başlamadı. İnşallah sonsuza kadar var olacağız!

Üstünde yaşadığımız toprakların Anadolu bölümü Sultan Alp Aslan’dan, Balkanlar’daki topraklarımız Orhan Gazi’den, Sultan I. Murad’dan ve Yıldırım Bayezid’den, İstanbul ise Fatih Sultan Mehmed’den bize armağandır. 

Atatürk bu toprakların bir kısmının işgali üzerine, Padişah emriyle, “Milli Mücadele”mizin başına getirilen “Osmanlı Generali”dir. Başarı kazanınca sistemi değiştirmiş, cumhuriyet ilân etmiş ve ilk Cumhurbaşkanı olmuştur.

Yaptıkları zaten yeteri kadar önemlidir, bir de abartmanın ne anlamı var? 

Google+ WhatsApp