Martı

Martı


Zaman sessizce akıp giderken,

 

Ve denizin saçlarını okşarken ılık bir rüzgâr,

 

Martı hayatın bütün yükünü sırtlamış, tek başına taşıyordu. Rızkının peşinde koşarken hiçbir şeyi, hiçbir sesi, hiçbir hareketi umursamıyordu martı.

 

Dalgaların attığı ölü bir balık için koştururken,

 

Kimse anlamazdı onun göğsünde taşıdığı heyecanı. Kimse bilmezdi bunun ne büyük bir mutluluk olduğunu.

 

Birkaç gün önce kanatlarına aldığı ağır bir darbe ile savrulmuş ve toparlanması zaman almıştı.

 

Şimdi uçamasa da hareket edebiliyor, güçlükle yürüyebiliyordu.

 

Denizlerin engin dünyasına açılan o kanatlar artık gücünü kaybetmişti.

 

Ama umudunu hiç kaybetmedi martı, Allah’ın hiçbir kulunu rızksız bırakmayacağını biliyordu ve geçit vermedi umutsuzluğa.

 

Kısmetinde varsa ulaşırdı kursağına bir şeyler elbette.

 

Sarsılmaz bir teslimiyeti vardı martının ve sabahın ilk ışıkları ile başladığı yürüyüşüne bıkmadan usanmadan devam ediyordu. Sanki İstanbul boşalmış ve şehirde bir tek o kalmıştı. Ne dalga seslerini ne de akıp giden insan selini umursuyordu.

 

Bugüne kadar hep engin denizlerin gölgesinde uçmuş, kayalara konaklamış, denizin barındırdığı onlarca canlı ile aynı dili konuşmuştu. Engin suların derinliklerinde yaşayan ne kadar canlı varsa hepsinin dilini bilirdi martı. Ama gök kubbenin altında nazlı bir çocuk gibi süzülen o kanatlar artık hareket etmiyordu. Hayat bu şekilde ne kadar da yavaş ilerliyormuş meğer diye düşündü. Karamsarlığa kapılmamak için başını kaldırdı ve ufuklara baktı, denizin dışındaki hayatlara daldı, itiş kakış yürüyen insanları seyretti, sokak çocuklarının ekmek kavgalarına şahit oldu, denizin göbeğinde ağır ağır ilerleyen vapura baktı. Hayatta keyif alacak şeyler mutlaka vardı, martı bunu görebiliyordu.

 

İki adamın kavgalarına şahit oldu martı. Rivayete göre biri kırklı diğeri otuzlu yaşlarda olan iki arkadaş her hafta sonu balık avlamaya gelirlermiş, kavganın sebebi ise sahiplendikleri iki metrelik alan imiş. 

 

Deniz dilinden düşürmediği gizemli şarkısını söylerken iki erişkin birbirlerini darp ediyorlardı. Olay o kadar büyüdü ki polis gelip onları kollarından tuttu ite kaka götürdü. Anlamıyordu martı. İnsan iki adımlık toprak parçası için nasıl olurdu da şiddete yönelebilirlerdi. Düşünüyordu… Toprak, insan, doğa ve bahşedilen sınırsız bir rızk teknesi… Yeryüzü onlarca insanı uğurlarken onlarcası da gözlerini açıyordu dünyaya. Aslında hiçbir canlı hiçbir şeye sahip değildi. Sarsılmaz bir düzen vardı evrende. Fakat ne ilginçtir ki, insan dışında hiçbir canlı bu sarsılmaz ahengi bozacak bir tavır da sergilemiyordu. İnsanoğlu toprağı, doğal kaynakları ve Allah’ın bütün canlılara bahşettiği imkânları tek başına sahipleniyor, bunun için büyük büyük katliamlara, akıl almaz kötülüklere yöneliyordu. Düşündükçe zihni daha da karışıyordu martının. Başını eğdi ve sustu, sustu, sustu… Sonra doğruldu ve yola revan oldu.

 

Martı gün boyu dolaştı, gökyüzünü seyretti, ekmek parası için koşturan insanları izledi, çocuk seslerine kulak verdi, ağaçların hışırtısı ile moral buldu ve kanatlarını çırptığı günleri hatırlayarak kendini iyi hissetti. Sonra güçlü bir aslan gibi kükreyerek gelen dalgaların kucağındaki o ölü balığı fark etti. Hah işte rızkım ayağıma kadar geldi dedi ve hızla yürümeye başladı fakat beklenmedik bir şey oldu ve bir kartal ondan önce davranıp balığı aldı ve hızla havalandı. Martı yorgun kanatlarını okşayan dalgalara baktı ve iç geçirdi. Ama asla umudunu kesmedi, kesemezdi de, bekledi. Gün batımı kıyıya atılan yiyecek parçalarına ulaşıncaya kadar bekledi.

 

Martı karnını doyurduğunda gün batmak üzereydi. Aksayarak ilerledi ve bir taşın üzerine çıktı. Sonra güne veda eden varlık âlemini selamladı, dalgaların ritmi ile ruhunu dinlendirdi ve geceye şu notu bıraktı: Gece karanlığın sağanak sağanak yağması değildir, gece umutların tükendiği andır.

Google+ WhatsApp