Maksad’ı İlahi’de Vahdet

Maksad’ı İlahi’de Vahdet


Maksad’ı İlahi’de Vahdet

 

 

El Vahdetü, Kelime olarak yalnız, tek başına olmak anlamına gelmektedir.

El vahidü, sözcüğü ise hiçbir cüzü / parçası olmayan nesne demektir ve bütün yaratılmışlar için kullanılmaktadır.  Ancak kullanıldığı yer itibari ile farklı nitelikleri ifade eder:

Cins veya tür itibariyle bir olan. Birleşme yoluyla bir olan.  Eşinin ve benzerinin olmaması yönünden bir olan. Bölünemeyecek kadar küçük olduğundan bir olan. Mebde (başlangıç, temel, esas kök) olduğu için bir olan şeyleri ifade etmektedir.

Ancak, “El vahidü” ifadesi yüce Allah için kullanıldığı zaman bu bölünme ve çoğalma kabul etmeyen bir birlik, teklik, eşsizlik, denksizlik demektir. Allah Teâlâ Zümer suresinde bu anlamı ifade eden şekliyle şöyle buyurmaktadır:

“Ve iza zükirallahu vahdehu” Allah tek olarak anıldığı zaman, ahirete inanmayanların kalpleri nefretle çarpar, ama Allah’tan başka putlar anıldığı zaman hemen yüzleri güler.” (Zümer 39/45)

Mutlak anlamdaki  “AHADÜN” sözcüğü ile Allah Teâlâ’dan başkası nitelenemez. Bu nedenledir ki, İhlâs suresinde :

“Gul huvallahu AHAD” şeklinde ifade buyrulmuştur. AHAD her bakımdan tek oluşu anlatırken VAHİD sayısal bir tekliği ifade eder.

“ VAHDET” ifadesi ise,  aynı cinsten olan varlıkların bir esas üzerinde bir araya gelerek meydana getirdikleri birlikteliklere denilmektedir. Bir oluşumun vahdet olabilmesi için bir araya gelen fertlerin esasta birleşmeleri gerekmektedir. Vahdet, fikirde, düşüncede, düşüncenin kaynağında ve o düşüncenin hayata geçirilmede izlenilecek olan yolda / metotta birleşmek bir olmak demektir. İnsanlar çeşitli amaçlarla bir araya gelme ihtiyacı duyarlar. Örneğin: Aynı mekânı paylaşmak, birlikte vakit geçirmek, birlikte gezip eğlenmek, birlikte ticaret yapmak, birlikte bir takım işler yapabilmek gibi nedenlerle bir araya gelebilirler. Bu birlikte oluşların her birini gerçekleştirebilmek için, bir dizi ilkelere ve kurallara ihtiyaç duyulması da gayet tabiidir.

Bunların yanında, bir “Dini”,  bir dünya görüşünü, yaşama biçimini de birlikte hayata geçirmek için, o dünya görüşüne gönül verenlerinin bir araya gelerek, birlikte mücadele etmeleri gerekmektedir. Elbette bu tür ciddi bir meselede birleşmenin de bir takım ilkeleri olacaktır. Her fert bu ilkeler çerçevesinde davrandığı surece başarıdan ve bir araya gelmekten doğacak güç ve kuvvetten söz etmek mümkün olacaktır. Bu ilkeler üzerinde yükseltilmeye çalışılan düşünce, kendisinden beklenilen azami başarıyı ortaya koyacaktır. Birlikteliklerin hak üzerinde olması, sahiplenenlerini daha güçlü hale getirecektir. “Birtakım insanların Allahtan gayri ilahlarını “Allah’ı sever gibi sevdiklerinden” bahsedilirken; Allah, Müminlerdeki Allah sevgisinin daha güçlü ve daha gerçekçi olduğunu vurgulamaktadır.(Ahzab 33/23) Bu nedenle hak üzerinde buluşup vahdeti oluşturanların başarısı da, daha güçlü ve daha sürekli olacaktır. İnanılan ve kendisine dayanılıp güvenilen Allah, külli şeyin âlim, kadir, habir ve semi un basirdir. Allah, dininin yüceltilmesi için savaşanları, cennetiyle ve hoşnutluğu ile müjdelemektedir:                          “Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde Onunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır”. (Tevbe 9/111)

Onlara doğru olanı göstermeye söz vermiştir ve şöyle buyurmuştur:

(Ey iman edenler!..) “Hep birlikte Allah’ın ipine (kitabına) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz .” (Ali İmran 3/103)

“Ey iman edenler, bir düşman topluluğu ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çokça zikredin ki, kurtuluşa eresiniz.Ayrıca Allah’a ve Resulü’ne itaat edin. Ve birbirinizle didişmeyin. Sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider. Sabırlı olun, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal 8/45-46)

Ayetin ilk kelimesi olan “hep birlikte” ifadesine dikkatlerimizi yönelterek konuyu anlamaya çalışalım. Birlikte yapılacak bir iş için, işi yapacak her bir ferdin yapacağı iş konusunda gönüllü olması gerektiği gibi;  o işi yapacak bilgi ve becerinin yanında birbirlerine karşı sevgi ve saygı, sabır ve tahammül, inanç ve hedef birliği gibi bir takım özelliklerin ve ilkelerin de olması işin olmazsa olmazlarındandır. Bunlardan biri veya birkaçı, olması gereken yerde olmadığı zaman beklenilen sonucun alınması mümkün değildir. Çatlak havuzun suyu tutmadığı gibi, ortak inanç, ortak hedef, birlikte hareket ve sevgi, saygı, sabır ve tahammül harcıyla sıvanmayan berberlik havuzu da içinde sonuca ulaştıracak başarının enerjisini içinde barındırmayacaktır.

Bu nedenle Rabbimiz olan Allah, Müslüman kimliğini gereği gibi kazanmış Allah’ı Rab, Resulünü kendisine rehber edinmiş, inanmanın şuuruna ermiş olan kimseleri birleştirip kaynaştıracak ilahi zemini belirleyerek; Mümin ve Müslümanları topluca “Allah’ın ipine/ Kitabına sarılmaya “ çağırmaktadır.  Bu çağrının yapıldığı insanların neye çağrıldığına ve davete icabetin nasıl olması gerektiğine bakarak vahdetin oluşması için gereken şartları okumak mümkün olacaktır. Gurupsal, toplumsal veya kitlesel olarak buluşmadan evvel, birleşmeyi oluşturacak her bir ferdin, nefislerindekini değiştirmeleri gerekmektedir.  Düzgün ve sağlam bir yapının olabilmesi için, yapı elemanlarının sağlam ve düzgünlüğü nasıl elzemse, vahdeti oluşturacak her bir ferdin de üzerinde birleşmeyi istediği ilkelere uygun olan, düşünce ve davranışın sahibi olması da bir o kadar gereklidir. Bu konuda yapılacak ihmaller, ilerleyen zaman içerisinde belirli rahatsızlıklara sebep olacağından, ana bünyeyi rahatsız edici olayları doğuracaktır.

Bunu takip edecek ikinci adım ise, neyin üzerinde birleşileceği konusudur.  Bu konuda Rabbimizin bize göstermiş olduğu “Allah’ın İpi” nin (Kitabı’nın)  üzerinde,  Resulüllah’ın (as) anladığı gibi bir anlayış ve ilk Müslümanların teslim oluşu gibi bir teslimiyet ile birleşme ve kaynaşmanın olması gerekmektedir.  Böyle bir teslimiyetin ve birleşmenin temini için, yapılması gereken çok şeyin olduğunu hepimiz görüyor ve biliyoruz.  Bunları yapamadığımız için İslam ümmetini  içinde bulunduğu durum,bütün perişanlığı ile önümüzde durmaktadır.

Bir tv programında Müslümanların birleştirilmesinden, birlik ve beraberliğin gerekliliğinden dem vurarak söze başlayan Ali Bulaç’ın bu sözlerine bıyık altından gülen Toktamış Ateş konuşmacıya müdahale ederek şunları söylemişti:

“Ali Bey! Sen bunları çok iyi bilirsin, Müslümanları kimin İslam’ında birleştireceksiniz?  Gelenekçilerin İslam’ında mı, Laiklerin İslam’ın da mı, Tasavvufçuların İslam’ın da mı, tarihselcilerin İslam’ında mı, Radikallerin İslam’ında mı yoksa ılımlı İslam da mı birleştireceksiniz..?” Acı ama görünen  gerçek budur. Vahdetin, birlik ve beraberliğin en ileri bir boyutta olması gereken Müslümanların bu halde bulunmasını izah etmek oldukça zordur. İslam dünyasının böyle bir durumla karşı karşıya kalmanın bizce iki sebebi vardır:

Birincisi insanın dileyip istediği gibi yapacak yaşayacak bir fıtratta yaratılmış olmasının sonucu olarak insan, zamanın seyrine ve hevasının sesine kulak vererek yaratılış gayesinden uzaklaşmış, ulvi olandan süfli olana evrilerek, bencil ve seküler bir yaşamla buluşmuştur. Fakat bu yaşam ona huzur getirmemiş, bencil bir anlayış ve doyumsuz bir yaşam tarzı ile yüzleştirmiştir.

İkincisi ise, dünyaya egemen olan küresel güçlerin ümmet bilincini kırmak birlik ve beraberlik anlayışını yok etmek için, uygulamaya koydukları sinsi planlarıdır. Bu yöntem Firavunların halkı zayıflatmak için başvurduğu bir yöntemdir.

“Gerçekten, Firavun, yeryüzünde zorbalığa yöneldi ve halkını sınıflara ayırdı. İçlerinden bir zümreyi güçsüz bularak oğullarını boğazlıyor, kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı.” (Kasas 28/4)

Günümüz zorbalarının başvurduğu yöntemler de farklı değildir. Tüm dünyada egemen güçlerin zayıf halklara uyguladığı yöntem budur. Etnik, bölgesel, inanç ve mezhebi tüm farklılıklar azami derecede sivriltilerek toplumun ayrıştırılması için, çağın her türlü imkânını seferber etmelerinin hikmeti budur. Kuzey Afrika’dan Yemene kadar İslam coğrafyasında akan kanın gerçek müsebbibi egemen güçlerdir. Elbette bunun yanında yerli işbirlikçilerin payı da büyüktür. Hiçbir zaman maşa olmadan köz tutulamayacağına göre yerli işbirlikçiler maşa olarak kullanılarak, Müslümanların bağrına ayrılık ateşi konulmaktadır. Böylece “yılanı düşmanına tuttur. Tutarsa yılandan, tutamazsa,( yılan onu sokarsa) düşmanından kurtulmuş olursun” anlayışıyla hareket edilmektedir. Sonuçta eli yanan da bağrı yanan da bölge insanı, bizim insanımızdır.  Bu gafletse de ihanetse de artık yeter diyecek bir kalkışın zamanı çoktan geldi ve geçmektedir. Dünyadaki ezilen halkların bu oyunu bozmaları gerekmektedir.  Özellikle halkı Müslüman olan ülkelerin üzerine bu konuda büyük bir sorumluluk yüklenmektedir. Allah Teâlâ’nın ısrarla yapmış olduğu birlik ve beraberlik çağrısına kulak vermelerinin zamanı hala gelmedi mi?.. Bu ümmetin hakka önderlik etmek gibi bir görevi vardır:

“İçinizden insanları hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa eren onlardır.” (Ali İmran 3/104)

“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışır ve Allah’a inanırsınız. Kitap ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler de vardır. Ama pek çoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (Ali İmran 3/110)

Bu ümmet bu sorumluluğunu ne zaman hatırlayacak?..  Hala bu ümmetin Allahtan gelen hakikatle gönüllerinin titreme zamanı gelmedi mi?.. Bu vurdumduymazlığın, bencilleşmenin ve dünyevileşmenin bizi getireceği yer asla bizim hayrımıza olacak bir yer değildir. Bunu anlamak için birazcık doğru düşünmek yeterlidir. “Az olsun benim olsun” anlayışının sonucu olarak ümmet “yetmiş iki fırkaya” ayrılmış bir vaziyettedir. Her topluluk kendisini hak ve doğru üzerinde görmeye devam ettiği sürece de, kimseyi bir zeminde buluşturmak mümkün olmayacaktır.

Yıllardır bu ümmet için birlikten beraberlikten ve vahdetten bahsedilir, Kuran ve Sünnet üzerinde birleşelim denilir… Fakat Kur’an ve sünnet üzerinde daha iki kelam etmeye başlandığınızda, arada aşılması mümkün olmayan engellerin, farklı anlayış ve bakış açılarının olduğunu görürsünüz. O güzel temennilerin, yaldızlı sözlerin, iyi niyet ve samimiyetin yeterli olmadığı gerçeğiyle yüzleşiyorsunuz. Yapılmaya çalışılan birlik ve beraberlik binasının inşası için, daha esastan işe başlayarak, köklü bir değişime ihtiyaç olduğunu görüyorsunuz. Hâlbuki bugünkü durum, ümmetin lehine olmaktan çok uzaktır… Allah Teâlâ ise biz kullarına şu öğüdü vermektedir:

“Ey iman edenler; Allah’tan nasıl korkulması gerekiyor ise öylece korkun. Ve Müslüman olmaktan başka bir sıfatla can vermeyin.” (Ali İmran 3/102)

Yapılacak işin özelliğine göre gereken alt yapı ikmal edilerek, ilk Müslümanların birleştiği zeminde ve aynı anlayışta buluşmamız gerekmektedir.

Allah Teâlâ’nın,

“Müminler; ancak kardeştirler. Öyle ise iki kardeşinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki; esirgenesiniz.” (Hucurat 49/10) hükmünü yeniden, yeniden hatırlayıp, hatırlatarak gereğini yapmaya çalışmamız gerekmektedir.  Allah’ın ta’zirine değil müjdesine muhatap olmak için daha çok gayrete, sabır ve metanete, feragat ve fedakârlığa ihtiyacımız vardır.

“Şüphesiz ki bu ümmet,  tek bir ümmet olarak,  sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Ben’den korkun” denilmesine rağmen insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her grup, kendinde bulunan ile sevinip böbürlendi. Artık sen onları, belli bir süreye kadar kendi gafletleri içinde bırak.” (Müminun 23/52-5

Bu inzara muhatap olmak bizim için bir kader olmamalı. İnanıyoruz ki, tevbe edip halimizi düzelttiğimizde, Allah’ın merhameti ve nusratı bu ümmetin üzerine olacaktır. Allah Teâlâ’nın geçmiş toplumlara uyguladığı yasası şudur:

“Biz, Kitap’ta İsrail oğullarına: Sizler, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir kibre kapılacaksınız, diye bildirdik. Bunlardan ilkinin zamanı gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Bunlar, evlerin arasında dolaşarak (sizi) aradılar. Bu, yerine getirilmiş bir sözdü. Sonra sizi tekrar o istilacılar üzerine galip kıldık ve size mallarla ve oğullarla yardım ettik. Ve toplum olarak sizin sayınızı artırdık.”

“Eğer iyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz ve eğer kötülük ederseniz yine kendinizedir. Artık diğer fesadınızın zamanı gelince, yüzlerinizi üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları ve ilk kez girdikleri gibi yine Beyt- i Makdis’e girmeleri, ele geçirdikleri yerleri mahvetmeleri için onları tekrar göndereceğiz. Umulur ki Rabbiniz size merhamet eder. Ama siz  (azgınlığa) dönerseniz Biz de (sizi yeniden cezalandırmaya) döneriz. Cehennemi, inkârcılara bir zindan kılmışızdır.” (İsra 17/4-8)

Bu yasa her ümmet için kıyamete kadar baki olan bir yasadır, Allah’ın toplumlarla ilgili olan Sünnetullahının işletilmesidir. Bu nedenle kendimizi ve toplumumuzu bundan müstağni zannetmeyelim. Eğer yapıp ettiklerimizle helâk edilen bir topluluğun durumuna düşersek, bizim için de Allah’ın sünneti farklı olmayacaktır.

Gerçekten iman eden bir toplum için ümit kapısı hiçbir zaman kapatılmamıştır. Her hal ve kârda önerdiği bir yol, açtığı bir kapı bulunmaktadır.

“Şüphesiz ki bu Kur’an,  insanları en doğru ve en sağlam yola iletir ve salih amel işleyen müminlere büyük bir ecir olduğunu müjdeler.” (İsra 17/9)

“Allah, Nuh’a buyurduğu şeyleri size de din olarak vermiştir. Sana vahyettik; İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya da buyurduk ki: Dini ayakta tutun. Ona bağlı kalın ve onda ayrılığa düşmeyin. Putperestleri çağırdığın şey onların gözünde büyümektedir. Allah dilediğini kendine seçer, kendisine yöneleni de doğru yola eriştirir.” (Şura 42/13)

Ümmetin kurtuluşu işte bu reçetededir. Eğer gerçekten kurtuluş istiyorsak, bütün samimiyetimizle yüzümüzü Allah’a dönerek onun razı olacağı şekilde inanmalıyız ve onun istediği gibi yaşamalıyız. Söylediklerimiz ve inandıklarımız sadece  dilimizde değil gönlümüzde, işimizde, kısaca yaşadığımız hayatımızda olmalıdır ki; Allah’ın rahmeti, bereketi ve nusraratı bu ümmetin üzerine olsun!..

 

iktibüs çizgisi

Google+ WhatsApp