Makasıd-ı İdare ve Riayet-i Maslaha

Makasıd-ı İdare ve Riayet-i Maslaha


“İdare-i Maslahat” diye onun da içini boşaltmışız. “Kitabına uydurmak” diye bir sapkınlık var. Hükmü değiştirmeden “yolunu bulmak, kılıfına uydurmak”. Oysa Maslahat “sulhetmek anlamına gelir. Burada aslolan  Hakkı koruma noktasında bir icraattır. En yüce değer Hak ve O’nun rızası olacaktır. Onun için ilk adım, aklımızla vijdanımızı barıştıracağız. İkici adım insanı insanla barıştıracağız. 3. adım insanı fıtrat, yaratılış ve tabiatla barıştıracağız. Bu 3 barış bizi Allah’la barışa götürecektir. Değilse insan Allah’la savaştadır. Unutmayalım, Allah’ın bir adı da “Barış/Selam”dır. İslam da o kökten gelir. Barışa giden yolda, kimse kimseye İlahlık ve Rablik taslamayacaktır. Herkes inandığı gibi yaşayacak, düşündüğünü özgürce ifade edebilecektir. Haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, mazlumdan yana, zalime karşı olacağız. Zalim babamız da olsa, mazlum düşmanımız da! Bir topluluğa olan düşmanlığımız bile bizi onlar hakkında adaletsizliğe sevk etmeyecek. Bu dünyada tartışıp durduğumuz konularda hakikatin bize gösterileceği bir gün var. Bize hayır gibi gelen şeyde şer, şer gibi gelen şeyde Allah hayır murat etmiş olabilir. Herkesin dini, hayat tarzı kendine. Yeter ki 5 şarta aykırı olmasın. Onun dışında hoş görmesek de tahammül edeceğiz. Sabredeceğiz, ötekileri kazanmaya çalışacağız, tebliğ görevimiz var. “Müellefetül gulub”, “Hılful Fudul” geleneğimiz var.

Ötekilerle erdem üzere her zaman ittifaklar kurabiliriz. Erdem üzere olmasa bile değer üreten herkesle, başkalarının Hak ve hukukuna, temel emniyetlerine yönelik açık ve yakın bir tehlike oluşturmamak kaydı ile nimet ve külfet dengesine dayalı itilaflar kurabiliriz. Bizim elbette düşmanlarımız da var. İlk düşmanımız nefsimiz, kibrimiz ve buna dayalı ihtiraslarımız ve öfkemizdir. Ve sonra Hakka, hukuka, adalete karşı savaş açanlar! Hak, hakikat, adalet düşmanı müfsidler, müstekbirler, münafıklar.

Kamu düzeni, kamu güvenliği, kamu yararı sağlık, genel ahlak hepsi “Şeriat” kavramının içinde mündemiçtir. “Şeriat” Meşruiyetin temeli, kaynağı, esası ve özüdür. Şeriat’a uygun olmayan her şey “Gayri meşru”dur. Şeriat, bu temel değerler çerçevesinde herkes için en iyi olandır. Hiç kimsenin temel hak ve hukukuna karşı bir tehdit oluşturamaz. Böyle bir şey varsa, (ki her zaman olmuştur ve bundan sonra da olacaktır. Şeytan insanları Allah’la aldatmak için onların nefis kapılarını çalmaya devam edecektir) o Şeriatın istismarı ve suiistimalidir..

Bakın her halukârda haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun” duracağımız yer belli. Sözü dinleyecek, işe bakacak, doğrusuna tabi olup, yanlışına karşı çıkacağız”. Bir karar verirken istişare ve şûradan ayrılmayacağız. İşi ehline vereceğiz ve liyakattan ayrılmayacağız. Irkçılık, kavmiyetçilik, dincilik, hemşehricilik, partizanlık, trollük, tetikçilik yapmayacağız. Sabırlı olacağız, kibirlenmeyeceğiz. Yoksa Allah’ın yardımı bize ulaşmaz, kaybedenlerden oluruz. Edebli olacağız. Edepsizlerden uzaklaşacak ve onları çevremizden uzaklaştıracağız, Allah’ın yardımının bize ulaşmasını istiyorsak. Yoksa, Allah bizim ipimizi bırakırsa, yandık ki, ne yandık. Zalimlere yardım edenler için bekleyen bir ateş var! Allah onların işlerini sarp dağlara sardıracak!

Bakın yasayla düzenlediğiniz her konuda karar veren siyasilerdir. Uygulayıcılar da bürokratlardır. Rüşvet de, torpil de işte bu bataklıkta hayat bulur. Kapalı kapılar arkasında gizli kapaklı işlerle Şeytanları ile buluşur insan. Politikacı “cam ev”de oturmalıdır. Şeffaf olmalıdır, icraatı denetlenebilir olmalıdır. Hesab verilebilir konumda olmalıdırlar. La yüs’el olmamalıdırlar. Erişilebilir olmalıdırlar. Değilse kibir onları Haktan ve halktan uzaklaştırır. “Selam verirsiniz rüşvet değildir diye almaz olurlar”. Hayır diye yaptıkları gösteriştir, günahlarını gizlemek için halkın gözüne çektikleri perdedir onlar. “Bir hırsız bir bağdan bir bostan çalarmış rüşvet alan biri bir bostan karşılığında bir bağı satarmış”. Torpil de makam hırsızlığıdır aslında. Başkasının hakkını yemektir. Kul hakkının gasbıdır. Kişi şarap masasından kalkmadan tevbe etmiş sayılmayacağı gibi, haram mal ve parayı, kul hakkını sahibine iade etmeden de tevbe kabul edilmez. Tevbe etmeden de affedilmez. Aksine gazaba muhatap olur. İşler çığırından çıkınca, kendilerine kamu malına ve makamına tamah eder, servet ve makam düşkünü kifayetsiz muhterisler, makamları işgal edince “kahtı rical” dönemi başlar. Cilalı adam döneminde her iyilik onların, her kötülük ötekilerin olur. Herkes kendini merkezde görür. Onlar olmasalar her şey mahvolurdu sanki! Etrafındaki meddahları hep bunu söylerler. “Şeyh uçmaz, mürit uçurur” hesabı, gün gelir kerametleri anlatılmaya başlar. Böyledir bu işler. Tarihin çöplüğü bu hikayelerle doludur.. Çıplak kıralların kaftanlarına övgüler dizilir gün gelir. İşte o zaman helak yakındır. Siyaset “dua ile istenen bela”ya dönüşür.

Neyse, sorun değil, her topluluk layık olduğu gibi idare edilir. Tencere yuvarlanır kapağını bulur. Yoldan çıkmış bir kavime zalim bir hükümdar gerekir. Hep birlikte cehenneme giderler. Bu oyunun dışında kalanlara gelince, Allah’ın ipine sımsıkı tutunanlar mahzun olmayacaklar. Birilerinin zulmüne uğrasalar da o Allah’ın gazabının onlar üzerinde tecellisinin vesilesi olacaktır. Allah’ın ipine tutunanlara gelince onlara bu yolda sabır ve direnişleri sebebi ile din günü yaptıklarının karşılığını kat kat fazlası ile alacaklardır. 

Selâm ve dua ile. 

Google+ WhatsApp