Mağdurum da mağdurum

Mağdurum da mağdurum

Mağduriyet neden hep prim yapar ülkemizde? Acaba yegâne sebep, hamasi metinlerde çokça dillendirildiği üzere her dâim “zalimin karşısında, mazlumun yanında durmayı seçen aziz milletimizin yüksek ahlakı” mıdır? İnsanımızın haksızlıklar karşısındaki tutumunu, durduğu yere göre

Mağdurum da mağdurum

 

 

Mağduriyet neden hep prim yapar ülkemizde? Acaba yegâne sebep, hamasi metinlerde çokça dillendirildiği üzere her dâim “zalimin karşısında, mazlumun yanında durmayı seçen aziz milletimizin yüksek ahlakı” mıdır?

İnsanımızın haksızlıklar karşısındaki tutumunu, durduğu yere göre üç kategoride incelemek lazım.

İlk önce mağduriyeti bizzat yaşayanları ele alalım.

Doğrudan zulme uğrayan, mağdur edilen bu kitlenin içinden yükselen itirazların ahlaki bir tavır gereği olduğu söylenemez. Canı yanan elbette isyan edecektir.

İkinci kategoride doğrudan zulmedenlerle, çıkar sağladığı için ya da ideolojik olarak desteklediği için onların zulmüne ortak olan kimseler var.

Bu kategoride olanların genelde haksızlıkları görmeme, önemsememe hatta inkâr etme temayülünde oldukları aşikâr.

Bunların arasından -çok nadiren de olsa- zulme zulüm diyebilen, kendilerine sunulan “nimetlerden” vazgeçme pahasına mazlumların sesini işitip onlardan yana tavır koyabilenler çıkabiliyor ama bu erdemi gösterebilenlerin sayısı çok az. O yüzden bu tavrın, toplumsal değil istisnai, kişisel bir ahlaki tavır sayılması gerekir.

Gelelim ne zalime yancılık yapan ne de doğrudan zulme maruz kalan büyük kitleye…

Aradığımız cevabı asıl bu kitlenin tepkilerinde bulabiliriz.

Adaletsizlik ve zulüm maalesef bu üçüncü kategorideki kitleyi de çok da fazla rahatsız etmiyor.

Güçlü ama adaletsiz liderlerin zalimce tasarruflarını protesto etmek, haksızlıklara karşı kesin bir pozisyon almak bu kitlenin yapmayı tercih ettiği bir şey değil.

Ülkemizde tamamen ahlaki kaygılarla dayanan, “kendiliğinden”, “organik”, bir iktidar odağına hulus çakmayan, siyasi bir ajandası olmayan kitlesel protestolara rast gelmek hayli zor.

Güçlülerin tehditleri değil sadece insanları durduran. İktidarın nimetlerinden – bugün olmasa da bir gün- yararlanabilme ihtimalini canlı tutma kaygısı da o ahlaki itirazı yükseltmekten alıkoyuyor pek çok kimseyi.

Bir yandan da insanlar, asırlardan süzülen tecrübenin toplumsal hafızaya yerleştirdiği şuurla “zulm ile abad olanın âhirinin berbad olacağını” biliyorlar.

O zaman bütün mesele bir “zamanlama” meselesine dönüyor.

Yani doğru zamanda doğru ata oynama meselesine…

Yahut batacağı anlaşılan gemiyi vakitlice terk etme meselesine.

Bu yüzden toplumsal itirazlar ancak iktidarın el değiştireceği hissedildiğinde görünürlük kazanıyor.

Kitleler, sadece zalimin iktidarının sarsıldığını, mazlum olanları iktidara taşıyacak güçlü bir dalganın oluştuğunu hissettikleri zaman mağdurun yanında saf tutuyorlar.

Bu şartları gayet iyi bilen muktedirler, “zayıf düştükleri hissi” oluşmasın diye aşırı bir gayret içine giriyorlar. Çoğu zaman bu, zorbalığın, haksızlığın dozunu arttırmak, yüksek perdeden meydan okumak ve çatlak sesleri mümkün olan her yolla bastırmak şeklinde tezahür ediyor. “28 Şubat bin yıl sürecek” ifadesi buna bir örnek olarak ele alınabilir mesela.

Mağdur edilen kitlenin iktidarı ele alma sürecinde -güç dengeleri yeniden oturana kadar- nisbi bir hürriyet ortamı oluşuyor. Ancak o nokta geçildikten çok kısa bir süre sonra, dünün mağdurları benzer haksızlıklara imza atmaya başlıyorlar. Yaptıkları haksızlıkları meşrulaştırıp rasyonalize etmek için ise eski hınçlarla dolu mağduriyet hikayelerine müracaat ediyorlar.

Ülkemizin yetiştirdiği çok kıymetli sosyologlardan Vehbi Başer Hoca fikircografyasi.com sitesinde yayımlanan son yazısında bu konuyla ilgili şu çok önemli tespitleri yaptı:

“Hınçla dolu bir mazlum geçmişin öfkesi kadar insanı zulmün meşruiyetine ikna edecek daha etkin bir yol yoktur. Böylece mazlumlar önce zalimlerden intikam alırken zalim bir tatmin yaşadıklarının ve daha sonra da zalimleri saf dışı bırakıp elde ettikleri gücü yeni bir iktidar tesisi yolunda kullanırken aynı şeytan tarafından ayartılıp iğfal edilmiş yeni zalimler haline geldiklerinin farkına varamaz olurlar. Onları kim, ellerinde toplanan bu kirli güçten arınmaya ikna edebilir ki!” 

Neticede mütemadiyen, bir zalim, bir mazlum olduğumuz fasit bir daireden çıkamadığımız görülüyor. Bu melun döngüyü kırmak zorundayız. Kimin kime yaptığına bakmadan zulmün, zorbalığın, haksızlığın karşısında yer almayı, zulüm karşısında toplumsal seviyede ahlaki bir itiraz yükseltmeyi öğrenmeye mecburuz.

 

 

Salih Cenap Baydar - Karar.com

Google+ WhatsApp