Lübnan ve ölümcül kimlikler

Lübnan ve ölümcül kimlikler


Lübnan geçenlerde çok sayıda insanın hayâtını kaybettiği, yaralandığı; dahası sayısız insanın ocağının söndüğü korkunç bir patlamayla gündeme geldi. Bunu münferit, gelip geçici bir hâdise olarak görmeyenlerdenim. Refik Harirî suikastı, ardından Başbakan olan oğlu Saad Harirî’nin akıl almaz bir şekilde Suudi Arabistan’da rehin alınması fitili ateşleyen olaylardı. Ekonomik sıkıntılar ve kötü idâre haberlerini zâten sık sık işitiyorduk. Esâsen yadırgatıcı olanın Sûriye’nin, Irak’ın enkâza döndüğü bir olaylar silsilesinin, onların hemen bitişiğinde yer alan bu küçük memlekete tesir etmemiş olması olduğunu düşünüyor; Lübnan’ı “saatli bombaya” benzetiyordum. Nihâyet bir kazâ mı, plânlanmış bir sabotaj mı olduğu henüz anlaşılmamış; lâkin ikinci ihtimâlin geçerli olduğuna dâir şüpheleri kışkırtan o korkunç patlama sürecin başladığını gösteriyor. Lübnan’ın Lübnan olarak ayakta kalıp kalamayacağı belli olmayan dramatik bir sürecin başladığı anlaşılıyor. Kitlesel protestolar, ardından hükûmetin istifası da bunun ilk adımları olarak değerlendirilmeli kanaatindeyim.

Lübnan’ın tıpkı pek çok Arap devleti gibi sun’i bir şekillenme olduğu çok bâriz görünüyor. Aslında harita üzerinde kurulan ve “yok hükmünde” devletler bunlar. (Arap Baharı sonrası yaşananlar “devletlerin iflası” olarak kavramlaştırılıyor. Çok yanlış. Şâirden mülhem söyleyelim: Ne devletler gördük zâten yoktular). Meselâ Sûriye ile Lübnan’ı demografik-kültürel seviyede birbirinden ayıran ne olabilir? İnsan haritaya bakıp saf saf bu soruyu sorabilir kendisine. Esaslı sayılan sebeplerden birisi Müslüman bir çoğunluğa rağmen en yüksek oranlı bir Hristiyan Arap nüfûsunun bu coğrafyada yoğunlaşmış olmasıdır. Lübnan’da Müslüman-Hristiyan oranı yüzde 60-40 mertebesindedir. Elbette Sûriye’de de, Mısır’da da bir Hristiyan Arap azınlığın mevcut olduğunu biliyoruz. Ama onların oranı hiçbir zaman yüzde 10’un üzerine çıkmamıştır... Lübnan’ın, Mârûnîlik olarak bilinen bu Hristiyan mezhep aracılığıyla Batı’nın sermâye hareketliliklerinin bir üssü olarak kurulduğunu söyleyebiliriz. Beyrut, 1970’lere kadar, “Doğu’nun Paris’i” olarak anılıyordu. Sûriye, Sovyetler’in kontrolüne girerken Lübnan’da bâriz bir Batı tesiri hissediliyordu. Lübnan’da Müslüman-Hristiyan bölünmesinin yanı sıra, ayrıca Dürzîlik olarak bilinen ve gerek Mârûnîlerle çatışan ve Müslümanların ise benimseyip benimsememekte tereddüt yaşadığı başka bir azınlığın var olduğunu görüyoruz. Lübnan’ın aldığı Filistinli göçmenler bu demografik kompozisyonu daha da karmaşık hâle getirmişti. 1975-1990 arasında yaşanan iç savaşta Mârûniler İsrâil ile işbirliği yapmış, daha sonra üstünlüğü Hizbullah’a kaptırmış olan Emel başta olmak üzere Şiî çoğunluğun örgütleri ve Dürzîler ise Filistin’i desteklemişlerdi. Lübnan bu savaştan sonra yıkılmış ve bir daha da belini doğrultamamış. Baba Esad’ın işgâli, ardından İran kontrolündeki Hizbullah’ın hâkimiyeti Lübnan enkâzının üzerine kurulmuştur.

Hiç görmediğim Lübnan trajik duygularla bezeli olarak romantizmi kışkırtan tuhaf bir memleket olarak zihnimde yer etmiştir. Bu hâliyle Arap âleminde belki de eşsiz bir değer taşır. Bir defâ muazzam bir iklim ve coğrafyaya sâhiptir. Çöl ve Araplık oryantalist zihinlerin şaşmaz çağrışımıdır. Ama çöl olmayan, Akdeniz ikliminin bütün güzelliklerini kendisinde toplayan bir memleket olduğunu biliyoruz Lübnan’ın. Bu tarafıyla edebiyâtı da kışkırtan bir tarafı olmuştur. Amin Maalouf bunun zirve noktasını oluşturur. Sûriyeli şâir Adonis bile soluğu Beyrut’ta almıştır. Tabiî ki her ikisi de harâbeye dönen Lübnan’ı terk etmiş ve Fransa’da yaşamayı seçmişlerdir. Sıla, hüzünlü düşünceler… Edebiyâtı sulayan şeylerdir bunlar. Oryantalist kafalı, kendi kendisini oryantalize eden (self-orientalization) çok sayıda Şarklı yazar, Doğulu Lübnan’a sinmiş o Batı kokusundan etkilenmiş -en sevdikleri de Batı ve Doğu arasında kalmışlıktır- yaz tâtilinde bir defâ okunup sonra unutulacak Beyrut fonlu romanlar yazmıştır.

l.Genel Savaş sonrasında Ortadoğu’daki paylaşımından umduğunu bulamayan Fransız sömürgeciliğinin en fazla tutunduğu yer Lübnan’dır. Patlamadan sonra Macron’un soluğu Beyrut’ta alması ve sömürgeci kafayla, yüksek perdeden yaptığı, akıl öğreten o konuşma Fransa’nın Lübnan’a abandığını gösteriyor. Hattâ patlamayla alâkalı bâzı şüpheler de Fransa üzerinde toplanıyor. Öyle veyâ değil; ama bundan sonra tırmanan ve Türkiye’yi de hedefe koyan yırtıcı Akdeniz siyâsetlerinde Fransa’nın Lübnan’ı üs tutacağı âşikâr. Mârûnî çevrelerden gelen ve Fransız Mandası isteyen talepler dikkat çekiyor. Bu ancak Lübnan’ın parçalanması sonrası mümkün olabilecektir. Beyrut’un Müslümanlardan arındırılması ve bir Mârûnî şehri hâline dönüştürülmesi plânlarının olduğunu zannediyorum. Bu yıkım işinin müteahhidinin İsrâil olacağı da âşikâr. Daha 2017’de İsrâil İstihbârat Bakanı’nın söyledikleri hâlâ hâfızalarda tâze.. “Lübnan’ı taş devrine döndüreceğiz” diyordu o bakan. İsrâil’in amacı Hizbullah’ı tasfiye etmek. Harekât plânları ceplerinde ve gün sayıyorlar. Fransa’nın kontrolünde kurulacak Beyrut merkezli bir Mârûnî devleti, Hizbullah’tan arındırılmış bir Şii devleti, Güney tarafında bir Dürzî devleti ve arada yok edilen Sünnî azınlık ve Filistinliler… İstenen bu. Amin Maalouf’un o çok kültürlü lezzetli edebiyatı bir rüyâ artık.. Son zamanlarında yazara sinen kötümserlik çok anlaşılır bir şey.. Sâhi son kitaplarından birisinin başlığı “Ölümcül Kimlikler” idi, değil mi?

Google+ WhatsApp