Liyâkat…

Liyâkat…


Liyâkat…

 

 

Seçimler evvelinde, hattâ sonrasında, aksi kesin bir şekilde vaad edilmiş olsa da, İBB’de hızlı ve kapsamlı olarak çalışanlar tasfiye ediliyor. Doğrusu buna şaşırmıyorum. Devr-i sâbık yaratmak Türk siyâsal kültürünün başat niteliklerinden birisidir .

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


İktidâra kim gelirse gelsin süreç işler. Bahanesi, mâzereti de mebzûl miktardadır. Sâbık iktidârın kadroları şişirdiği, liyâkatsız kişilere, sırf yandaş oldukları için kadroların peşkeş çekildiği söylenir. Tabiî ki, nihâyetinde yapılan da kendi yandaşlarını, liyâkatlı mı, değil mi bakmadan boşalan kadrolara yerleştirmektir. Gidenler ağlıyor, şikâyet ediyor. Gelenler de, bir gün aynı âkıbete uğrayacaklarını düşünmeden yüzlerinde mutlu ifâdelerle koltuklarına oturuyor.

Görünen o dur ki, biz Türkler şu mâhut “liyâkata” dayalı istihdam işini beceremiyoruz. Sonra da verimsizlikten şikâyet ediyoruz. Sebebi de en kestirmeden şu: İşe, o “iş” olarak bakmıyoruz. Her işi başka işlerle karıştırıyoruz. İşe yerleşmek, o işi kotarmak veyâ başarmaktan evvel geliyor. Bir nev’i kapıkulluk sistemi çalışıyor. Burada bırakmayıp analizimizi biraz derinleştirelim.

Liyâkat ile verimlilik arasında sıkı bir bağ olduğu apaçık ortada. Veri bir üretim tarzı; ister zirâi, ister sınâî olsun , kendi yükselişini bu prensip üzerinden gerçekleştiriyor. Ama arada mühim bir fark olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Zirâi temeldeki üretim tarzında liyâkat pek de ekonomik bir sâik üzerinden işlemezdi. Daha çok siyâsal, idârî ve askerî odaklarda ortaya çıkardı. Diğer sahalardaki ustalıklar, meselâ toprağı işlemekte veyâ artizanâl sektörlerde ise gelenekle sınırlanmıştı. Modern kapitalist üretim tarzında bu liyâkat sistemleri devâm etti. Lâkin bunlara ekonomik boyut da eklemlendi. Modern politik ekonomiler bu eklemlenmenin mahsulleridir. İkinci mühim farklılık ise, iş ve işlemlerin modern dünyâda “nesnelleşmesidir”. Bu basit olarak, iş ve işlemlerin gayrı şahsî bir kıvama getirilmesi olarak da anlaşılabilir.

Bahsedilen geçişin ilk başlarda, verimlilik açısından sağladığı büyük kazanımları olduğu muhakkaktır. Sağlam bürokrasiler, etkin işleyen meslekler ağı ve hudutsuz bir ekonomik girişimcilik rûhu biraraya gelince neler olmazdı ki?

Türk modernistleri, Batı’nın bu başarılarına gıpta ile bakmış ve özenmişlerdir. Bu özenti, sâdece Batıcılarımız için değil, milliyetçilerimiz ve muhafazakârlarımız için de geçerlidir. Aklıma hemen Ahmed Midhat Efendi ve Mehmed Âkif gibilerin “S’ay ahlâkı” üzerine yazdıkları geliyor. Aslında mesele ahlâkî değildi. Batı çok ahlâklı olduğu veyâ sıkı bir ahlâk(zihniyet) devrimi yaptığı için ortaya çıkmadı bu başarı. Maddî yapıların dönüştürücü etkisiydi yaşanan. İnsanları târihsel köklerinden kopararak boşluğa düşüren ve ücretli kölelere dönüştüren, eşyâya ve hemcinsine yabancılaştıran ağır bir insanlık kaybı(dehumanization) pahasına gerçekleşti her ne gerçekleştiyse..İş ahlâkı(etik) olarak bilinen , genel bir ahlâkî(moral) çöküşün fonksiyonuydu. Moral çöküyor, etik kazanıyordu. Bu diyalektik bir süreçtir; tıpkı insan merkezli (homocentric) olduğu ilân edilen ve hümanizma ile taçlanan bir dünyâda en fazla harcananın, Alev Alatlı’nın harika ifâdesiyle “sarf malzemesine” dönüşen insan olması gibi. Bunu ne Batıcılarımız, ne de muhafazakârlarımız doğru düzgün görebildiler.

Türkiye’de zihniyet meseleleri uzun uzun tartışıldı. Yerleşik zihniyetlerin, târihin ortaya çıkardığı fırsatları engelleyici rolü olduğu beni iknâ edebilir. Lâkin ,hiçbir târihsel dönüşüm yekten zihniyet devriminin fonksiyonu da değildir. Büyük dönüşümler bana, maddi süreçlerin zihniyet süreçleriyle eklemlenmesinin mahsûlü olarak görünüyor. Bu eklemlenmenin insânî mâliyetleri ise apayrı olarak tartışılmalıdır.

Modern liyâkat sistemleri derin bir yabancılaşmanın neticesi olduğu için ancak geçici zaman zarfında verimlilik doğurabiliyor. Çünkü içinde işlediği üretim ve mübâdele tarzı kuruluşundan îtibâren sakat ve fıtrata aykırı olduğu için liyâkat sistemi de onu kurtarmıyor. Sanayi Devrimi’nin beşiği olan İngiltere verimliliğini 20-25 sene devâm ettirebildi. 1870’lerden îtibâren düşüşe geçti. Bu düşüş elyevm câridir. ABD ekonomisi ise verimli büyümesini 1970’lere; Japonya ve Almanya 1990’lara kadar devâm ettirebildi. Bugün hepsi de durgunluk yaşıyor. Liyakat sistemleri nihâyetinde formel ölçülere dayanır. Bu ölçüler, bahsi geçen memleketlerde hâlâ cârîdir. Ama daha derinlerde yaşanan yabancılaşma, bu sistemleri için için çürütüyor. Yeni iş(istihdam) yapılanmaları buna tuz biber ekiyor. Richard Sennett’in “Karakter Aşınması” kitabında anlattıkları bu süreçlerin derinliklerinde yaşananları hikâye ediyor.

Şu aralar pek çok akademik-entelektüel çevre yaşanan yapay zekâ veyâ robotik dönüşümleri speküle ediyor. Güzellemeler mebzûl miktarda. Liyâkat sistemleri ve elitizmler yeniden târif ediliyor. Bunun eskisi gibi bürokratik, siyâsal ve ekonomik temelde olmadığı ihtimamla vurgulanıyor. Eskimiş liyâkat sistemlerinin verdiği ârızalar, yozluklar enerjik bir şekilde eleştiriliyor. Yeni sistemin teknoloji gibi hepsinden daha “nesnel” bir odakta işleyeceği, bunun daha sağlam olacağı fikri işleniyor. Benim gördüğüm ise bu tarz bir liyâkat sisteminin eskisine rahmet okutacak derecede bir insânî boyut kaybına dönüşeceği; özneyi kendi târihinin daha fazla nesnesi hâline getireceği. Çünkü bu süreç iş ve işlemleri, modernliğin yaptığı gibi insanın “önüne” değil, “üzerine” koyuyor. Endişe edilmesi gerekenin de, konfor ve güvenlik vaadi üzerinden yabancılaşmayı edilgenlikle birleştirecek olan bu ihtimâlin güçlenmesi olsa gerekir..Bu dünyâda liyâkat ne ola ki?

Hamiş: Tabiî ki liyâkat; ama, eğer mümkün olursa, iş ve işlemlerin içinde olduğumuzu bize hissettirecek “neo-artizanâl” bir dünyâda.

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp