Liyakat problemi

Liyakat problemi


SORU

Devletin yetkili makamlarında bulunan zevatın bir emanet olan devlet görevlerini şahıslara dağıtırken liyakati esas alması gerekmez mi? Bu konudaki eleştiriler ve şikâyetlere ilişkin düşünceniz nedir?

CEVAP

Ustanın yüzünü ak eden çıraklar ve kalfalardır, patronu maddi ve manevi olarak kazandıran istihdam ettiği elemanlardır, devleti yönetenleri muvaffak kılan ve atama sorumluğundan kurtaranlar da iyi seçilmiş devlet görevlileridir. Ustanın, patronun ve üst yöneticinin başarıdaki rolü elbette önde gelir, ancak eli ayağı, bir mânâda ortak aklı olan görevliler onun hem başarısına katkı sağlar ve hatalarını engellerler, hem de bunun tersini yapabilirler.

Şu halde tayin ve nakillerde liyakati ön planda tutmak, olmazsa olmaz şart olarak uygulamak zorunludur.

“Emaneti ehline vermek” elbette gereklidir; ancak ehli nasıl bilinecek ve nasıl bulunacak?

Bu sorunun cevabının üç tarafı var:

-Atayan,

-Atanan hakkında bilgi veren

-Atanan.

Atayanın bu konudaki başarısı, kendi ahlâkı, sorumluluk duygusu ve dünya görüşüne dayalı tercihlerine bağlıdır. En uygun (lâyık) olanı tercih ilkesine bağlı olan bir üst yöneticinin bu “en uygun olanı” bilmesi ve bulması için çok kere şahıslara ilişkin kendi bilgisi yeterli olmaz. Zorunlu olarak itimat ettiği kişilere danışır; işte bu, ikinci ayaktır. Bu kişilerin de dürüst, millet ve memleket menfaatini önde tutan, yaptığı iş ile ilgili olarak sorumluluk duygu ve şuuruna sahip insanlar olması gerekir. İyi niyetli yöneticiyi, ahlâkî veya yeterince titiz olmayan beyanlarıyla yanıltan bu ayak da sonuçtan sorumludur, hatta atayandan daha ziyade sorumludur.

Üçüncü ayağa gelelim:

Âhiretini dünyasına satmamış, üç günlük dünyada makam hırsı, bağlı olması gereken değerleri aşmamış kimseler, önlerine hangi parlak, cazip, birçok kişinin peşinde olduğu ve can attığı imkân, makam, menfaat serilirse serilsin hak etmiyorlarsa, layık değil iseler asla kabul etmezler. İnsanoğlu kendini, başkalarından daha iyi bilir; atayan olsun, tavsiye eden olsun yanılmış iseler bunu düzeltecek olanlar da atanacak olanların tâ kendileridir.

Liyakatin vazgeçilemez şart olan ahlak yanında bir de bilgi, kanaat ve beceri tarafı vardır. Üst yönetici, gerekli danışmaları yaparak kendince meşru ve makul bir karar aldığında, bir icraata yöneldiğinde içtihatlar (bilgiler ve kanaatler) çelişirse en büyük sorumluluğu taşıyan yöneticinin içtihadına uymak gerekir; farklı içtihat ve kanaat taşıyanlar kendi tezlerini ortaya koyarlar, karşı tez kabul edilirse uyan uyar, uymayan affını ister ve çekilir, bozgunculuk yapamaz.

Liyakat konusunda bir önemli husus da merhum hocamız Hacıüveyszade Mustafa Efendi’nin derslerinde bize sıkça hatırlattığı şu benzetmesinde tecelli ediyor: “Evladım, bizden önceki büyüklerimiz de doğru kişiler idi, biz de elhamdülillah öyle olmaya çalışıyoruz. Ancak onlar minare gibi doğru idiler, biz ise kavak ağaçları gibi doğruyuz; rüzgâr ne kadar sert olursa olsun minareyi eğemez, ama kavak ağaçlarını eğebilir”.

Evet, işte o rüzgârlarla imtihan olmamış insanların liyakatleri de zahirdedir. Nice güzel insan sanılanların, fırsat elverdiğinde belli bir yere kadar saptıran rüzgârlara dayandıklarını, ama rüzgâr biraz daha kuvvetli olunca sağa-sola eğildiklerini, ya tevil bile etmeden veya nefsânî tevillerle meşru olmayanı meşru sayıp edindiklerini, yiyip yuttuklarını görüyoruz.

Hâsılı liyakat konusu, emanetleri ehline verme sorumluluğu büyük bir sorumluluktur. Ancak bu yükün altında yalnız atayan değil, atanan ve tavsiye edenler de vardır.

Google+ WhatsApp