Libya’da ne işimiz var?

Libya’da ne işimiz var?

Türkiye-Libya ilişkileri tuhaf bir uzaklık-yakınlık ilişkisidir aslında. O yüzdendir ki coğrafi olarak uzak bir ülkeyle neden bu kadar yakın bir kader birlikteliği içinde olduğumuz hep merak konusudur. Ne işimiz vardır Libya’da? Öncelikle özetlemek gerekirse Kaddafi sonrası (Ağustos 2011) Libya siyasi geçiş sürecini

Libya’da ne işimiz var?

 

 

Türkiye-Libya ilişkileri tuhaf bir uzaklık-yakınlık ilişkisidir aslında.

O yüzdendir ki coğrafi olarak uzak bir ülkeyle neden bu kadar yakın bir kader birlikteliği içinde olduğumuz hep merak konusudur. Ne işimiz vardır Libya’da?

Öncelikle özetlemek gerekirse Kaddafi sonrası (Ağustos 2011) Libya siyasi geçiş sürecini tamamlayamadı. Devrik rejimin elinde toplanan ağır silahların milis grupların eline dağılması merkezi otoritenin ortadan kalkmasına ve şehir devletçiklerine dönüşmesine yol açmıştı. Bu dağınıklık ABD’nin ya da başka bir egemen gücün ülkeyi kendisine bağımlı hale gelmesini engelliyordu. Zengin petrol kaynaklarına rağmen bu istikrarsız ülkenin kontrol altına alınması için ulusal bir devletin inşası şarttı. Ancak demokratik ulusal bir devletin inşası ile sosyolojik gerçekliğin taban tabana zıt olması süreci gittikçe daha da kaotik hale sokuyordu. 1990’da ABD’ye sığınan ve CIA tarafından desteklenen “Libya’nın Özgürlüğü için Ulusal Cephe” örgütünün lideri Halife Hafter, bu sebeple 2014’e geldiğimizde Libya’ya gönderilmişti. Hafter önce Trablus’ta darbe yapmaya kalkışmış ancak başarısız olmuştu. Bunun üzerine Libya Meclisi’ndeki bir grup milletvekili çeşitli vaatlerle “ikna” edilerek ülkenin Mısır sınırındaki Tobruk kentinde paralel bir Meclis kurmaları sağlandı. ABD’nin darbeyle ele geçiremediği ülkeyi bölme planı başarıya ulaşıyordu.

Böylece biri Tobruk’ta TM, diğeri Trablus’ta Milli Genel Kongre (MGK) olmak üzere 2 meclis ve rakip yönetim ortaya çıkmıştı.

Birleşmiş Milletler’in girişimleriyle 17 Aralık 2015’te Fas’ın Suheyrat kentinde varılan “Libya Siyasi Anlaşması” uyarınca Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) Başkanlık Konseyi (BK) kurulmuştu. BM Güvenlik Konseyi 2259 sayılı kararla BK’yı Libya’nın tek meşru temsilcisi olarak tanımış ancak BK’nin sunduğu hükümet listeleri General Halife Hafter’in baskıları nedeniyle Tobruk’taki TM’de onaylanmadığı için süreç tıkanmıştı.

Libya Siyasi Anlaşması uyarınca kendini fesheden MGK’ye bağlı Halife el-Guveyl başbakanlığındaki Ulusal Kurtuluş Hükümeti de ülkedeki krizin çözülemediğini öne sürerek Ekim 2016’da yeniden faaliyete başladığını duyurmuştu. Yani ülkede otoritesi olan bir devlet yokken tam 3 ayrı hükümeti olmuştu!

Ancak BM ve uluslararası toplum halen Fayiz Serrac Başkanlığındaki UMH’yi Libya’nın tek yasal temsilcisi olarak tanıyor. Hafter ülkeye dönüp darbe yapmaya çalışırken de önce ülkenin doğusunu işgal edip şimdi de Trablus’u ele geçirmeye çalışırken de temel argümanı; Libya’yı birleştirip Batı’nın da çıkarlarına uygun uygar bir ülke kurmak ve aynı zamanda Libya’daki kaosun sebebinin “İslamcı teröristler” olduğunu iddia ediyor. Tabi İslamcı terörden kastı da IŞİD ve İhvan ve onun destekçileri de Türkiye ve Katar oluyordu.

Türkiye ise dünya nezdinde tanınan UMH’yi desteklemeye devam ediyor. Hatta diplomatik desteğinin yanısıra Trablus ve Misrata’ya sıkışan UMH güçlerinin savunmasını tahkim etmek için kara ve hava savunma araçları gönderdiği de iddialar arasında. Elbette bu acil destek ABD, Sisi’nin Mısır’ı, Suudi Arabistan ve BAE tarafından silahlandırılan Hafter güçlerine karşı UMH’yi yaşatmak için. Ama UMH’nin varlığı aynı zamanda Doğu Akdeniz’deki enerji krizinde Türkiye için hayati bir destek anlamına geliyor.

Türkiye’nin Libyası Libya’nın Türkiyesi

Osmanlı’nın bugünkü anlamıyla federal diyebileceğimiz yönetim sisteminde Libya, Trablusgarb, Bingazi ve Fizan’ı ifade ediyordu bizim için. ‘Fizan’ halen Türkçe’de en uzak, gidilmesi en zor yer demek.

Türkiye’de Libya denince, Mustafa Kemal ve Enver Paşaların İtalyan işgaline karşı Trablusgarp Cephesi’ni örgütlemesinin ardından Libya’nın Senusi önderi Şeyh Ahmed Senusi’nin Anadolu Kurtuluş Hareketi’ne verdiği aktif destek hatırlanır.

Libya ve Türkiye toplumları birlikte, Libya’da yerleşen Osmanlı bürokrasisi ve aileleriyle bugüne dek uzanan ayrılmaz bir kaderi de örmüşlerdi.

Yakın dönem ilişkiler ise Senusileri askeri bir darbeyle deviren Albay Muammer Kaddafi’nin Ankara’nın düzenlediği Kıbrıs Barış Harekatı’na verdiği destekle perçinlenmişti.

Kaddafi’nin İslam Sosyalizmi’ni resmi ideoloji olarak benimseyen “Cemahiriye” rejimi, altında açtığı iş alanlarının, özellikle de inşaat şirketlerinin Türk şirketleri tarafından doldurulması, Türkiye’deki “Libya ve Kaddafi” algısını olumlu yönde şekillendirmişti.

Kaddafi, dış politikasını kendi nüfuz alanı için finanse etmek üzerine kuruyordu. Örneğin İngiltere’ye karşı IRA gibi ayrılıkçı silahlı örgütleri finanse etmesi ya da Afrika’daki rakiplerine karşı mücadele eden örgütleri desteklemesi de bu sebeptendi.

Bu silahlı ya da ideolojik örgüt ve hareket desteği, özellikle de Türkiye’deki bazı sosyalist ve İslamcı hareketleri desteklemeyi de beraberinde getirdi.

Kaddafi’nin özellikle Milli Görüş Hareketi ile kurduğu ilişkiler meraklı gazetecileri bekleyen başka bir araştırma konusu. Türkiye’de Kaddafi hakkında üretilen İslamcı ve Sosyalist/Ulusalcı şehir efsanelerinin kökeninde zaten “derin ilişkiler” yatıyor.

Kaddafi’nin finansal nüfuz siyaseti ve inşaat şirketlerinin çıkarları gereği Kaddafi rejimiyle kurduğu “duygusal sempati” Türkiye nezdinde hep olumlu Libya imajının sürmesini sağlamıştı.

Oysa Cemahiriye rejiminin 3. Dünyacı Arap Ulusalcılığı’na göre Osmanlı ve Türk imajı “işgalci” şeklindeydi. Türkiye, Arap Baharı’nda Kaddafi’ye sırtını döndüğünde, Seyfullah Kaddafi “Geçmişte Osmanlıları kovduğumuz gibi Türkleri yine kovacağız” derken tam da bunu ifade ediyordu.

Kaddafi narsist bir kişilik bozukluğuna düçar olduğundan, kendisini, Tüm Arapların lideri görmekle kalmayıp “Tüm Afrika Krallarının Kralı” ilan etmişti. Ticari yatırım yapan Türk şirketlerini bile “Eski işgalcileri kendimize işçi yaptık’ diyerek egosunu tatmin ediyordu.

Bir ülkeyi anlamanın en önemli şartı o ülkenin toplumsal dinamiklerini çok iyi tanımaktan geçiyor. Sosyolojinin babası kabul edilen İbn-i Haldun, aynı zamanda Kuzey Afrikalı olması hasebiyle Mukaddimesi’ndeki Asabiye (Kabilecilik) anlatısıyla bugünkü Tunus, Cezayir ve Libya toplumlarını anlamamıza yardımcı oluyor.

Libya çeşitli şehir ve bölgelerde yoğunlaşmış kabilelerin dengesi üzerinde şekillenen bir toplum yapısına sahip. Mezhep, ideoloji ya da dini farklılıklardan ziyade kabile faktörünün belirleyen olması, Libya’nın adeta şehir devletçikleri şeklinde yerel otoritelerce paylaşılmasına yol açıyor.

Osmanlıların kabileleri kendi otonom bölgelerinde özgür bırakmasının ardından Senusi hareketinin İtalyan sömürgeciliğine karşı kabileleri İslami bir diriliş ülküsü etrafında birleştirmesi Modern Libya’nın da doğuşunu sağlamıştı.

Nasır Arapçılığı’nın yükselişte olduğu 60’lı yıllarda Mısır’da eğitim gören Kaddafi’nin 1 Eylül 1969’da gerçekleştirdiği askeri darbeden sonra kurulan tek adam rejiminde de Libya toplumu, kabilelerin denge ve baskı ile kontrolde tutulması üzerine inşa edilmişti. Kaddafi bunu tavandan tabana inen “Sosyalist Halk Meclisleri” ile kontrol ediyordu.

Türkiye’deki Libya ve Kaddafi algısının taşıyıcılarının ilki ülkede izole olarak çalışmış ya da rejimin imtiyazlarından yararlanmış işçiler ve iş insanlarıydı.

Diğer yandan Kaddafi tarafından destek görmüş ideolojik kesimler de ülkenin kendi iç dinamiklerinin Türkiye’de sağlıklı biçimde anlaşılmasını önemli ölçüde engellemiştir. Kaddafi ülkede şehirleri paylaşmış kabile yapısını iyi okumuştu. Bu yüzden paralı milislerden kurduğu şahsa özel ordusunun baskısı ile bireysel silahlanmayı engellemiş ve toplum üzerinde diktatörlüğünü derinleştirmişti.

Düşünce özgürlüğünün ve serbest piyasanın tamamen engellendiği tipik Sovyetik kapalı bir toplum oluşturan Cemahiriye rejimi, kendisine düşman olarak sadece Senusiliğin devamı olarak gördüğü siyasal İslamcılığı belirlememişti. Liberalizm, Mısır ya da Suriye Baasçılığı gibi pek çok ideoloji ya da fraksiyonlar da susturuldu.

Özellikle ülkenin en büyük ikinci kenti Bingazi hizmetlerden mahrum bırakılarak cezalandırılıyordu. Kaddafi kendisi ve rejim yandaşlarına ayrıcalıklar sağlarken, ülkenin altyapısına yönelik hizmetleri minimum düzeyde tutmuştu. Bu gerçeği gözlemlemek için başkent Trablus’un arka cadde ve sokaklarında, banliyölerinde kısa bir gezinti yapmak yeterli olsa da Bingazi’nin harabe halini ya da Fizan’daki Gat, Ubari gibi kentlerin geri kalmışlığını görmek yeterlidir.

Kaddafi’nin emriyle 29 Haziran 1996’da kurşuna dizilerek katledilen 1269 mahkumun hatırası, Ebu Selim cezaevinde yaşıyor.

Çarpıtılmış ütopik Libya algısı ve üretilen “sempatik” hatta “kahraman” Kaddafi imgesinin sebeplerini şu şekilde özetleyebiliriz:

  1. Osmanlı döneminden Kurtuluş savaşına kadar karşılıklı dayanışma içinde gelişen ilişkiler
  2. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sebebiyle uluslararası toplum tarafından izole edilen Türkiye’ye Kaddafi rejiminin destek çıkması
  3. Kaddafi’nin Libya’yı Türk inşaat şirketlerine açması.
  4. Kaddafi’nin Türkiye’deki bazı muhalif sol ve İslamcı grupları finansal açıdan desteklemesi.

Bu sebeplerle Kaddafi rejimi 2011’deki halk ayaklanmasına kadar hep “refah içinde yaşayan anti-emperyalist kurtarılmış bir bölge” olarak görüldü.

Bu sebepten ülkede gerçekten nasıl bir sistemin kurulduğu ve halkın gerçekten hangi koşullarda yaşadığı gibi olgular sağlıklı biçimde anlaşılamıyordu.

2 yıl Libya’da yaşamış, çok farklı siyasal kesimlerden Libyalılarla görüşmüş bir gazeteci olarak, Kaddafi yanlılarının rejimden faydalanan, ondan nemalanan takriben yüzde 10-15 oranında bir kesimi teşkil ettiğini ifade edebilirim.

Libya çok geniş ve kaliteli petrol yataklarına sahip, buna ters orantı olarak sadece 6 milyon nüfusa sahip bir ülke.

Bu şu demek; bu ülkenin Suudi Arabistan, Kuveyt ya da Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) kadar zengin, müreffeh olması gerekir normalde.

Ama petrolü olmayan Tunus’tan petrol ülkesi (!) Libya’ya girdiğinizde bir anda hayat standardı dibe vuruyor.

Tunus çok daha gelişmişken Libya neden bu kadar sefil? Sebep Cemahiriye rejiminin yapısında saklı.

Kaddafi kendi teorize ettiği İslam Sosyalizmi’nin rehber metni olan “Yeşil Kitap”ta anlattığı gibi, ülkenin en büyük yer altı zenginliği olan petrol gelirlerini 6 milyonluk halkına adil biçimde paylaştırabilseydi, bu geri kalmışlık yerine Trablus ve Bingazi’yi de bir Dubai ya da Abu Dabi gibi görecektik.

Ama 42 yıllık Kaddafi diktatörlüğü Libya’yı terk edilmiş bir harabeye dönüştürdü maalesef.

Son 3-4 yıla kadar pek çok ana caddenin bile asfaltı yoktu. Halen başkentin pek çok ara sokağında altyapı ve asfalt yok.

Ülkenin 2. büyük kenti Bingazi ise çok daha terk edilmiş durumda…

Kaddafi döneminde siyasal ve sosyal özgürlüklerin olmadığını söylemeye gerek bile duymuyorum.

6 milyonluk nüfusuyla petrol zengini olması gereken bir ülkede, elektrik ve su santralleri petrolle çalıştığından iktidara kim gelirse gelsin zaten elektrik ve su bedavaya yakın ucuzluktadır…

Yani anlayacağınız bu insanlar ne saflar ne aptallar. Keyif içinde yüzerken “gaza gelip” de binlerce evladını şehit verme pahasına diktatöre karşı savaşa girişmediler.

Ortada ciddi bir aşağılanma, baskı ve fakirlik vardı, onun için “Devrim” başladı…

6 milyona, devasa kaliteli petrol nimeti sebebiyle ayda misalen 100 alabilecek insanlara 10 verip geri kalan 90’ını paralı askerlerine, cariyelerine ve sevgililerine, oraya buraya saçan, banka hesaplarını şişiren bir psikopattı Muammer Kaddafi…

Doç. Dr. Mansur Ö. el-Kihya “Libya’nın Kaddafisi” adlı eseri okuyucular için oldukça detaylı bir anlatım niteliğinde.

Ayrıca Kaddafi sempatizanlarının “Müreffehtiler, ABD’nin oyununa geldiler” argümanının tutarsız olduğunu anlamak için sadece rejimin göstermelik eşitlik görüntüsünün gerçek bile olsa sürekli kültürel değerleri, kimliği ve iradesi aşağılanan bir toplumun ekonomik seviyesi yüksek bile olsa özgürlük talebiyle mücadele ettiğini görmek açısında İspanya’daki Katalan davasına bakılabilir.

Libya’yı uzaktan romantik bir ütopya ülkesi olarak “tanıyan” ortalama bir Türkiyeli’ye “Vay be adamlar 10 alıyorlar” dedirten şehir efsanelerin gerçek yüzü böyleydi. Oysa tablo tam tersiydi…

Peki Kaddafi gitti de iyi mi oldu diye sorduğunuzu duyar gibiyim.

Despotizmin tabiatı hakkında yazdığı eserinde Abdurrahman Kevakibi Ṭabâ’iʿu’l-istibdâd ve mesâriʿu’l-istiʿbâd, (Türkçesi, ‘Despotizmin Doğası’) adlı eserinde Despot’un yukarıdan aşağıya tüm toplumu çürüttüğünden bahseder.

Toplumların ahlakını, karakterini ifsad eden tüm kesimlerin psikolojisini bozan bir olgudur aynı zamanda diktatör rejimler…

Cemahiriye eğitim sisteminde 42 yılda yetişen 4 nesilin ortaya çıkardığı profil “budala bir kendini beğenmişlik” oldu. Tıpkı Kaddafi’nin kendisi gibi bir gençliği üretmiş olması, aslında kendi hazin sonunun da ibretlik sebebi.

Rejimin birer “küçük Kaddafi” olarak “yetiştirip eğittiği” gençlerin Kaddafi’yi kendi yöntemleri gereği linç etmesi aslında despotizmin nasıl bir cinnet hali olduğunu çok iyi özetliyor.

Kaddafi rejiminin, kendisine karşı “birleşmesinler” diye kabileleler arasında yerleştirdiği husumet zaten ülkenin sosyolojik yapısını daha da kırılgan hale getirdi.

Bingazi ve Misrata gibi kentlerin hizmetlerden mahrum bırakılmasının yanısıra Arap olmayan Tuareg ve Amazig toplumlarına yönelik Arap milliyetçiliğinden kaynaklanan ayrımcı politikalar da ülkenin güneyinin ayaklanmaya katılmasına yol açtı.

Kaddafi’nin darbeyle devirdiği Senusi Hareketine dair tüm eğitim merkezlerini kapatması ve liderlerini hapse attırması ve vitrindeki antiemperyalist söylemin aksine İtalya ve Fransa ile sıkı ilişkiler geliştirmesi halk arasındaki Ömer Muhtar bilincinin muhalefet bayrağına dönüşmesine yol açmıştı.

Hem siyasal açıdan İslamcıların rejim tarafından aşırı baskılara maruz bırakılarak marjinalize edilmesi, hem de etnik-sosyal kabilevi ayrımcılıklar Libya toplumunu 2011’e geldiğimizde ayaklanma eşiğine taşımıştı.

Ardından Kaddafi’nin özellikle Taverga’daki konuşlandırdığı paralı askerlerine tecavüz emri vermesi ve sonrasında binin üzerinde kadına tecavüz edilmesi, Kaddafi’nin yaptığı konuşmada, ev ev baskınlar düzenleyerek, “sıçanlar” şeklinde aşağıladığı muhalifleri kastledeceğine dair tehditler savurması ülkeyi bir iç savaşa sürükledi. Ağır silahlar edinen kabileleler şehir devletçikleri şeklinde ülkeyi bölüştüler ve Libya’da 42 yıldır silah zoruyla ayakta tutulan bir dekordan ibaret olan merkezi devlet buharlaştı…

Ülkede bugün yaşanan kaosun arka planında Cemahiriye enkazı yatıyor.

O yüzden “Kaddafi gitti iyi mi oldu” sorusu ülke gerçekliğini bilmeyen ya da görmek istemeyen, sebep-sonuç ilişkilerini karıştıran naif bir soru.

Kaddafi gittikten sonra ortaya çıkan boşluğun temel sebebinin çağdaş bir devlet inşa etmeden ülkeyi keyfinin istediği gibi yöneten çılgın despotizm olduğunu göz önünde bulundurmalıyız.

Dünya standartlarında normal bir devlet için gerekli olan kurumların bile olmadığı, günü birlik çadırdan idare edilen, paralı askerlerin, işkencecilerin gölgesinde yönetilen Libya’da Kaddafi sonrası açılan pandoranın kutusundan kaostan başka bir şey çıkamazdı zaten…

Ülkedeki yer altı kaynaklarından yararlanmak isteyen ABD, AB ülkeleri, Suud, BAE, Rusya ve Türkiye gibi aktörlerin de bu kaotik manzarada takınacakları tavırların  ülkenin geleceğine yön vereceğini belirtmek gerek.

 

 

Bülent Şahin Erdeğer/Independent Türkçe

Google+ WhatsApp