Lawrence’ın evi

Lawrence’ın evi


Suudi Arabistan’ın Kızıldeniz kıyısındaki şehirlerinden Yenbu’da, yaz ayları boyunca süren hummalı bir çalışma neticesinde, dikkat çekici bir restorasyon gerçekleştirildi. Şehrin tarihî kısmında yer alan ve on yıllardır metruk durumda bulunan üç katlı bir konak, baştan başa yenilendi. Yenbu Belediye Başkanı Ahmed Mahtut’un verdiği bilgilere bakılırsa, geriye kalan ufak-tefek rötuşlar da kısa zamanda halledilerek, konak en geç bu yılın sonunda yerli ve yabancı turistlerin ziyaretine açılacak.

Suudi Arabistan gibi, tarihî eserlere ilgisiyle meşhur olmayan bir ülkede, Yenbu’daki bu restorasyonun haberi, haliyle epey ilgi çekti. Meselenin esas vurucu noktası ise, müze şeklinde ziyarete açılacak olan konağın, 1916’da bölgeyi ziyaret eden İngiliz ajan Thomas Edward Lawrence tarafından ikâmetgah olarak kullanılmış olmasıydı. Tarihe “Arap İsyanı” adıyla geçen ayaklanmayı organize etmek üzere Arabistan’a gelen T. E. Lawrence, önce Yenbu Valisi Abdulkadir Abdu’nun evinde 3-4 gün misafir olmuş, ardından bu konak kendisinin kullanımına tahsis edilmişti. Şerif Hüseyin’in oğullarından bilhassa Emir Faysal’la yakınlık kuran ve ona ayaklanma sürecinde rehberlik eden Lawrence, Arabistan’da kaldığı süre boyunca Yenbu’daki konutunu aktif biçimde kullanmıştı. “Arap İsyanı” başarıya ulaştıktan sonra, Lawrence’ın bölgeden ayrılıp nihayet ülkesine dönmesiyle birlikte, Yenbu’daki ev de kaderine terk edilmişti.

Bundan önceki yıllarda, Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere başta olmak üzere, birçok şehirdeki tarihî ve kültürel mirasın üzerinden buldozerlerle geçen, bu noktada İslâm dünyasının her yerinden son derece haklı eleştirilerle karşılaşan, ancak yine de geri adım atmayan Suudi Arabistan yönetiminin, şimdi birden bire tarihî eser sevdasına kapılması elbette sebepsiz değil. Kral Selman’ın oğlu Muhammed’in (kısaca: MBS) 2017’de “veliaht prens” olarak tayin edilmesinden sonra gittikçe yoğunlaşan “Türkiye ve Osmanlı aleyhtarlığı”, hiç de tesadüf olmayan çok sayıda adım çerçevesinde Suudi Arabistan çapına yayılıyor bugün. Daha önce zaman zaman bu köşede çok çeşitli örneklerini de arz ettiğim gibi: Okullarda çocuklara ve gençlere okutulan tarih kitaplarına Osmanlı düşmanı bir dil zerk ediliyor, televizyonlarda Türklerle Arapların ortak geçmişini Türkler aleyhine karalayan kirli üsluplu diziler ve filmler yayınlanıyor, Osmanlı padişahlarını yerin dibine geçirmeye odaklanmış iftira dolu kitaplar pıtrak gibi çoğalıyor, gazetelerde de neredeyse her gün Türkiye ve Osmanlı aleyhine bir dosya veya haber görülüyor. Türk şirketlere ve çalışanlara Suudi Arabistan’da çıkarılan türlü zorluklar da cabası. İşte, Hicaz’ın Osmanlı’dan kopuşunda oynadığı kritik rol sebebiyle dünyaya “Arabistanlı Lawrence” olarak pazarlanan ünlü İngiliz ajanın yaşadığı konak da, yine bu bağlamda restore edildi. Hal-i hazırda, Lawrence’ın Cidde’de yaşadığı ev de müze.

Türkiye ve Osmanlı aleyhtarlığı, Suudi Arabistan’ı şu anda yönetmekte olan devlet zihniyetinde öylesine derin bir saplantıya dönüşmüş durumda ki, T. E. Lawrence’ın Birinci Dünya Savaşı yıllarında sadece Osmanlı’ya değil, Suudilere karşı da mücadele verdiğini dikkate almamışlar. O dönem tekrar hatırlanacak olursa: Lawrence’ın desteklediği ve omuz omuza hareket ettiği Şerif Hüseyin ailesi (Hâşimîler), Arabistan hâkimiyeti için sadece Türklerle değil, Abdulaziz bin Suûd ve adamlarıyla da çarpışıyordu. İngiliz Hâriciyesi’nin bir kolu Şerif Hüseyin’i tutarken, diğer kanadın gönlü Abdulaziz’den yanaydı. Bu iç içe kapışmanın neticesinde, kazanan taraf Suudiler oldu, Şerif Hüseyin ve avanesi ise Hicaz’dan sürülüp çıkarıldı. Onlarla birlikte Lawrence’ın da Arabistan’daki serüvenleri sona erdi.

Tarihin siyasetin avuçlarında yeniden inşası, birçok ülkede rastlanan bir durum. Ancak Suudilerin yaptığı, yeni bir tarih inşasından çok daha fazlasına işaret ediyor. Osmanlı ve Türkiye sınırsız biçimde kötülenirken, Ortadoğu’daki mevcut kaos ve karmaşanın en büyük müsebbibi olan İngiltere ve Batı emperyalizmi kutsanıyor. Bunun üzerine bir de İsrail’le yaşanan ve adeta tek taraflı bir “kara sevda” halini alan “normalleşme” çabaları eklendiğinde, acıklı tablonun eksik parçası tamamlanıyor. Harameyn’in emaneti omuzlarında bulunan bir ülkenin ve siyasî kadronun böylesine savrulması, yalnızca kendi kendini değil, bütün bölgeyi ateşe atacak tehlikeli bir maceraya sürüklenmek anlamına geliyor.

Google+ WhatsApp