Kutsal devlet olur mu?

Kutsal devlet olur mu?

“Siyasi iktidarın, Tanrı'nın temsilcileri olduklarına inanılan din adamlarının elinde bulunduğu toplumsal, siyasi düzen, din erki.”[1] “Kendini ilah sayan veya ilahların temsilcisi olarak görenlerin idaresi…”[2] “Tanrı tarafından yönetim. Asıl itibariyle Teokrasi terimi, Josephus tarafından Yahudilerin politik

Kutsal devlet olur mu?

 

İçerisinde yaşadıkları toplumu ve toplumun mensubiyet iddiasında bulunduğu İslam’a dair özgün bilgi ve yaklaşım sahibi olmaya çalışmaktansa, batı sekülerleşmesinin toplum ve din şablonlarıyla Türkiye toplumunu ve İslam’ı tanımlayıp konumlandırma kolaycılığına yönelen batıcı-laik aydın(!)lar, devlet biçimlerini temel iki kategoride ele alırlar: Laik devlet ve Teokratik devlet.

Oysa Teokrasi, tarihsel olarak da günümüzdeki karşılığı itibariyle de tamamıyla muharref Hıristiyanlığın Katolik mezhebiyle ilgili bir kavram ve kuramdır. Teokrasinin sözlük anlamı bile bu yalın gerçeği kavramaya yeterlidir. Teokrasi kelimesi “Teos” ve “kratos” kelimelerinden oluşan Yunanca kökenli bir terkibdir. Teos; “Tanrı”, kratos ise “güç, iktidar” demektir. Yani kelime “Tanrı iktidarı, Tanrı adına yönetim” anlamına gelmektedir. Sözlüklerde bu kelime şöyle karşılık bulmaktadır:  

“Siyasi iktidarın, Tanrı'nın temsilcileri olduklarına inanılan din adamlarının elinde bulunduğu toplumsal, siyasi düzen, din erki.”[1]

“Kendini ilah sayan veya ilahların temsilcisi olarak görenlerin idaresi…”[2]

“Tanrı tarafından yönetim. Asıl itibariyle Teokrasi terimi, Josephus tarafından Yahudilerin politik organizasyonun ifade etmek için kullanıldı. Buna göre Yahve (Yahova), Yahudilerin yüce yöneticisi olarak görülmekteydi. Öte yandan teokrasi geleneği Ortaçağda Batı kilisesinin dünyevi iktidarı ele geçirdiği dönemlerde Hıristiyanlığa da hakim oldu. Bu dönemde yanılmazlık iddiasındaki kilise ve papalık, mutlak iktidarı ele geçirdi ve tanrı adına topluma egemen oldu. İslam’da ise Teokratik anlayışa yer verilmez. Zira İslam’da ‘tanrının yeryüzündeki vekili olma’ veya ‘tanrı adına’ yönetim ya da egemenlik düşüncesi yoktur. Ancak yeryüzündeki yaşamın Allah’ın koyduğu temel ilkeler çerçevesinde idame ettirilmesi prensibi vardır.”[3]     

Bu tanımlarıyla Teokrasi kavramı ve Teokratik devlet kuramını ve İslam’ın iktidar/devlet konusundaki Kur’ani/Nebevi öğretilerini bilen bir insan, İslam’ın kendisine has bir iktidar/devlet kuramı olduğunu ve kuramın Laik de, Teokratik de olmayan, kısacası şablonlara sığmayan bir özgünlüğe sahip bulunduğunu kolaylıkla kavrar.

Dikkat edilirse, Teokrasi kavramı ve kuramında temel husus, “Siyasi iktidarın ‘Tanrı’nın temsilcilerinin elinde olması”dır. Katolikliğe göre, Papa doğrudan “Tanrı”nın yeryüzündeki temsilcisidir ve O’nun adına hareket edip konuşma yetkisine sahiptir. Papa’nın konuştuğu söz, aldığı karar doğrudan “Tanrı”nın sözü ve kararı mesabesinde olduğundan, Katolik hiyerarşi ve o hiyerarşi üzerine kurulu iktidar “Tanrı’nın iktidarı”dır ve dolayısıyla da kutsal iktidardır/devlettir. İşte Teokrasi tam tamına budur.

İslam’a gelince, o Rasulullah (a.s.) da dahil hiçbir insanı “Allah’ın temsilcisi” olarak kabul etmemektedir. O adı üstünde “Allah’ın elçisi”dir. Onun ne sözü ne de kararı Allah’ın sözü ve kararıdır. Bu sebepledir ki Rasulullah’ın kimi kararları, Rabbimiz tarafından vahiyle eleştirilmiş, düzeltilmiştir. Yine bu konuyla ilgili önemli bir husus da, Kur’an’da “Allah’ın halifesi” ifadesinin yer almaması, “Yeryüzünün halifesi” ifadesinin kullanılmasıdır.[4] Kısacası, İslam’a göre Âlemlerin Rabbi Allah’ın insana biçtiği konum, yeryüzünde kendisinin haşa temsilcisi olması değil, yeryüzünde O’na ibadet/itaat üzere yaşamak ve bildirdiği ölçü ve hükümlerle yeryüzünü adalet üzere yönetmektir.

Evet, Müslümanların tarihsel sürecinde İmametten/Hilafetten saltanata geçişle birlikte birçok alanda olduğu gibi bu alanda da Kur’ani/Nebevi öğretiden sapmaların yaşandığını, sultanların kendilerini halkın temsilcisi olarak görmek yerine giderek haşa “Allah’ın temsilcisi”, “Allah’ın halifesi” olarak görmeye başladıklarını, kendilerinden “Zıllullah/Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” şeklinde söz eder olduklarını görmekteyiz. Fakat tüm bunlar, İslam’ın onlara verdiği bir konum veya paye değil, İslam’dan apaçık bir sapmanın neticesi ortaya çıkmış olan saltanat tuğyanının yansımalarıdır.

İşte bu İslam dışı tanımlama ve konumlandırmalar eşliğinde, başta Katolisizm olmak üzere çeşitli muharref kültürlerde var olan “Tanrı’nın temsilcisi olan yönetici” ve dolayısıyla da "kutsal iktidar/devlet" anlayışı bir bid’at olarak İslam coğrafyasına da taşınmıştır. İlk olarak Emevi sultanlarının, iktidarlarını meşrulaştırmak ve mutlaklaştırmak gayesiyle ürettikleri bu bid'at, onlardan bugüne İslam coğrafyasında zulümlerin üzerini örtmek ve toplumları devlet aygıtı karşısında pasif ve itaatkâr köleler haline getirmek için yaşatılan çok kullanışlı bir inanış olagelmiştir.

Oysa yukarıda da belirtmeye çalıştığımız gibi, Rasulullah (a.s.)'ın tevhid ve adalet temelleri üzerine kurduğu İslam Devleti de dahil hiçbir devlet kutsal değildir. Herhangi bir devletin kutsallığından değil, meşruiyetinden, İslami olup olmamasından söz edilebilir ancak. Meşruiyet/İslamilik ise tevhid ve adalet üzere olup olmamasıyla, yani Allah'ın ahkâmıyla hükmedilip hükmedilmemesiyle ilgili bir husustur.

Osmanlı'daki "kardeş katli" uygulaması işbu kutsal devlet anlayışının en pespaye neticelerinden biri olmuştur. Devleti kutsal gören ve dolayısıyla da onun bekası için gerektiğinde tüm insani/İslami değerlerin feda edilebileceği anlayışına dayanan bu yaklaşım, günümüzde de tüm gayri İslamiliği/gayri insaniliği ve yıkıcılığı ile sürdürülmektedir.

Kutsal devlet anlayışı zulüm üreten bir anlayıştır

"Devlet" mefhumu konusunda geçmişten günümüze iki büyük yanlış anlayış söz konusudur. Birincisi "dinsiz devlet, tüm dinlere eşit mesafede duran devlet", ikincisi ise "kutsal devlet" anlayışlarıdır.

1- Her devletin mutlaka bir dini (ilkeler, kurallar bütünü) vardır. Herhangi bir devletin işleyişini/yönetimini dayandırdığı kurallar bütünü ed-Din olan İslam değilse, onun dini laik bir ideoloji veya muharref bir dini öğretidir. Türkiye’de mevcut düzenin dininin Kemalizm ve onun 6 oku olması gibi. Kısacası “dinsiz devlet”ten değil, hak din üzere yönetilmeyen devletten söz edilebilir. Dolayısıyla “Tüm dinlere eşit mesafede duran devlet” söylemi hiçbir pratik geçerliliği olmayan bir demagojiden ibarettir.

2- Hiçbir devlet kutsal değildir. İslam devleti olsa bile bu böyledir. Kutsal olan devlet değil, Âlemlerin Rabbi olan Allah'ın tevhid ve adalet eksenli ölçüleridir, ilkeleridir. Allah’ın ölçülerini, ahkâmını kutsal bilerek devleti o ölçülere tâbi kılmak İslam devleti mefhumunu doğururken, devleti kutsallaştırmanın siyaset bilimindeki karşılığı ise, yukarıda kavram ve kuram boyutuna kısaca değindiğimiz teokrasidir.

Konuyu günümüz Türkiyesi açısından ele alacak olursak şunları söylememiz mümkün: AKP iktidarlarıyla birlikte, üstelik laik bir devlet olduğu, küresel istikbar ve emperyalizmin işgal ve katliam örgütü niteliğine haiz yapılanması NATO'nun üyesi olduğu halde mevcut düzene "kutsal devlet" payesi biçilmeye başlanmıştır.

Bu son derece yanlış ve tehlikeli bir gidişattır. Zira, "kutsal devlet" anlayışı, uğrunda her şeyin feda edilebileceği bir algıyı da beraberinde getirmektedir. Kutsallık payesi verilmesiyle, devlet insanlar için var olan bir araç olmaktan çıkmakta, insanların kendisi için var olduğuna inanılan bir amaç haline gelmektedir. Bu durumda devlet adalete tâbi olacağı yerde, adalet devlete tâbi kılınmaktadır. Zira "kutsal olan devlettir" ve "devletin bekası her değerin üstündedir".

İşte, Rabbani ölçü ve hükümler yerine, o ölçü ve hükümlere tâbi olması gereken devletin kutsal görülmeye başlanması, işleyişi bu şekilde ters yüz etmektedir. Rabbimizin En’âm Sûresi 151, Mâide Sûresi 32, İsrâ Sûresi 33 ve sair ayetlerde muhterem ve dokunulmaz kıldığı masum insanlar, tarihin birçok kesitinde kutsal görülen devletlerin bekası adına kurban edilebilmiş, böylece asıl kutsal olan Rabbimizin ölçüleri alenen çiğnenmiştir.

Üstelik bu yapılırken, Allah’ın ayetleri de istismar edilebilmiş, Rabbimizin hayat menbaı ayetleri İslam dışı uygulamalara payanda kılınabilmiştir. Osmanlı’daki meşum “kardeş katli/siyaseten katl” uygulamasının, Bakara Sûresi 191 ve 217. ayetlere[5] dayandırılmaya çalışılması gibi. Oysa olması gereken; İslam dışı, yanlış bir uygulamayı devam ettirebilmek için masum canlara kıymayı kanunlaştırmak ve üstelik Allah’ın ayetlerini de buna payanda kılmak değil, emaneti ehline vermeyi ve şûrayı esas alan bir düzen kurmak olmalıydı.

Başta da dediğimiz gibi, İslam'ın ölçülerini, ahkâmını referans alan bir devlet bile kutsal değildir. Kutsal olan onun referanslarıdır. O referanslara tâbi olduğu oranda İslamidir, meşudur. Şimdilerde Türkiye'de ise, İslam'ın şiarları bütünden koparılıp araçsallaştırılarak laik bir düzene "kutsal devlet" zırhı giydirilmeye çalışılmaktadır. Üretilmekte olan işbu “kutsal devlet” ve “kutsal lider” kültü, giderek kendi değer yargılarını da üretmektedir. “Kutsal devlet” ve “kutsal lider” kültü, beraberinde bu “kutsalları” her türlü değerin üzerinde görmeyi ve onlar adına her türlü adaletsizliği, hukuksuzluğu işlemeyi getirmektedir. Son dönemde Türkiye’de maalesef bu tür bir sürecin yaşanmakta olduğunu söyleyebiliriz.

Bu coğrafyada bir asra yaklaşan Kemalist seküler kutsallaştırma ve putlaştırma dayatması halen tüm belirleyiciliği ve etkinliğiyle sürerken, şimdi bunun yanına bir de, İslam’ın şiarları bütünden koparılıp araçsallaştırılarak laik düzene ve yöneticilerine dini bir misyon ve kutsallık atfedilmekte olması düşündürücüdür.

Bu kendinden menkul kutsallaştırma süreci, kaçınılmaz olarak baskı ve dayatma süreçlerini de beraberinde getirmektedir, getirecektir. Son dönemde muhalif İslami kesimlere yönelik artan tehditkâr söylemlerin, üretilmekte olan bu “kutsal devlet” anlayışıyla yakından ilgisi olduğu kanısındayım.

 


[1] TDK Türkçe Sözlük, “Teokrasi” maddesi, Sh. 2191

 

[2] D.Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, “Teokrasi” maddesi, Sh. 1616, Pınar Yayınları

 

[3] Şinasi Gündüz, Din ve İnanç Sözlüğü, “Teokrasi” maddesi, Sh. 365-366, Vadi Yayınları

 

[4] Bkz: En’am, 6/165; A’raf, 7/129; Yunus, 10/14; Neml, 27/62; Sad, 38/26

 

[5] “Onları bulduğunuz yerde öldürün ve kendilerini sizi çıkardıkları yerden çıkarın. Fitne öldürmekten daha kötüdür. Orada sizinle savaşmadıkları sürece onlarla Mescidi Haram etrafında savaşmayın. Eğer savaşırlarsa o zaman onları öldürün. Kâfirlerin cezası işte böyledir.” (Bakara, 2/217)

(Not: Bu makale, İktibas dergisinin Ağstos sayısında yayınlanmıştır.)

 

şükrü hüseyinoğlu

iktibas dergisi

Google+ WhatsApp