Kurtuluş Savaşı’nda milli mücadeleyi unutmayalım

Kurtuluş Savaşı’nda milli mücadeleyi unutmayalım


Kurtuluş Savaşı’nda milli mücadeleyi unutmayalım

 

 

Türkiye ve ABD’nin 60 yıllık stratejik ortaklığında, ABD Türkiye’de 5 darbe, 1 muhtıra yaptı. 

Dolar operasyonunu ciddiye alalım lakin felaket senaryolarını aşırı abartmaya gerek var mı?. Abarttığımız her şey her zaman zayıftır.

Zaman, “Dünle beraber gitti cancağzım, 

Ne kadar söz varsa düne ait 

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım» zamanıdır.

Yeniden birlikte üretme, birlikte paylaşma ve direnme zamanıdır.

Yeniden Anadolu irfanına dönme zamanıdır.

Kurtuluş Savaşı’nda Türk halkı, koşulların ağırlığına ve tüm yoksunluklarına karşın milli mücadeleyi, kurulmakta olan orduyu ve Mustafa Kemal’i tartışmasız destekliyordu. Elinden geleni değil, ‘elinden gelmeyeni bile!’ veriyordu. 

Özellikle Sevr’in imzalanmasından sonra ve özellikle köylüler, Anadolu’nun elden çıkmakta olduğunu anlayarak, yaşam dahil her şeyi göze alarak direnişe katıldılar. 

Malı ya da bedeniyle katılamayanlar, savaşa adeta ruhlarıyla katılıyor; yurduna bağlı herkesin istek ve duası, içinden çıkardığı savaşçıların başarısında birleşiyordu.

Türk Kurtuluş Savaşı’yla ilgili inceleme yapmak için 1921’de Türkiye’ye gelen bir İngiliz gazetecisi Londra’daki gazetesine çektiği telgrafta, “Ankara, dağlar arasında bir bataklıktır. Bu bataklığın içinde bir yığın kurbağa, başlarını havaya kaldırmış, durmadan ötüp durmakta ve dünyaya meydan okumaktadır” diyor ve gördüğü yoksulluk sebebiyle bağımsızlık mücadelesiyle alay ediyordu.

Yabancı gazetecilerin, yurtdışına gönderdikleri bütün haberleri denetleyen Basın Yayın Genel Müdürü Ahmet Ağaoğlu bu telgrafı okur ve şu biçimde değiştirerek İngiliz gazeteciye geri verir: 

“Ankara, Anadolu’nun ortasında çorak, bakımsız ve kerpiç evleri olan küçük bir kenttir. Bu kentte bir avuç kahraman, ‘uygar’ Avrupa’nın baskı ve zulmüne karşı isyan ederek, ulusal bağımsızlıklarını korumaktadır.”

İngiliz gazeteci kendi bakış açısından belki haklıydı. Batılılar, işgale karşı gelişen direnişin nasıl bir toplumsal irade üzerinde yükseldiğini, bağımsızlığı amaçlayan ulusal direnişin gücünü nereden aldığını anlayamamışlar, karşılaştıkları direnç karşısında şaşırmışlardır.

Doğrudan taraf oldukları Anadolu savaşlarını, tükenmiş ve çok yoksul bir halkın yürütebilmesini anlamak, Türk toplumunu yeterince tanımayan Batılılar için gerçekten güç bir iştir. 

Anadolu’da önem verilecek bir direnişle karşılaşılmayacağına inanan Batılı politikacılar, Türk varlığını hesaba katmıyor, Anadolu topraklarına özgürce yeni yöneticiler buluyorlardı. 

İngiltere Savunma Bakanı Lord Kitchner, “Türkiye’yi mahvedinceye kadar savaşacağız” derken Başbakan Lloyd George, “Batı uygarlığına kesin olarak yabancı olan Türklerin Avrupa’dan uzaklaştırılacağını” söylüyordu.

 Türk halkı, uzun süren savaşlar sonunda, yoksullaşmış, umarsızlık içine sürüklenmişti.

Dünyanın büyük güçleriyle çatışmaya hazırlanıyordu ancak ne parası ne sanayisi ne kendisini besleyecek tarımı ne de silahı ve ordusu vardı. Yeni bir ordu kuracak, silahlandırıp donatacak ve besleyecekti.

Anadolu’da savaşabilecek genç erkek nüfus neredeyse kalmamıştı. 

Baskınlarla düşmandan elde edilen silahların, yalnızca bir yerden bir yere götürülmesi bile, başlı başına bir sorun, gerçekleştirilmesi çok güç bir işti.

Ülkede yol yoktu, İstanbul demiryolu Ankara’da bitiyordu. Bunun da sadece Eskişehir-Ankara arası kullanılabiliyordu.

Akşehir-Pozantı arasındaki bir parça demiryolunun da askeri bir değeri yoktu. Oysa, Doğu cephesinden Batı cephesine gönderilecek bir cephane sandığının, kuş uçuşu en az 1200 kilometrelik yol kat etmesi gerekiyordu.

Denizden İnebolu’ya gelen bir yükün kağnılarla Ankara’ya götürülmesi, gidiş dönüş bir ay sürüyordu. 

Ayrıca, birkaç yüz kilo yük alan bir kağnı, hayvanları ve onu sürenleri beslemesi için, neredeyse bir kağnı yükü yem ve yiyecek taşımalıydı. 

Silah ve cephanenin hemen tümü, cephe uzaklığı ne olursa olsun, büyük oranda kağnılar, bir bölümü de develerle taşınıyordu. Kağnı, Kurtuluş Savaşı’nın simgesi olmuştu.

Kağnıyla yazılan destan

Lord Kinross, kağnıyı, “saatte beş kilometrelik değişmez hızıyla, gıcırtılı sesler çıkararak, Anadolu’da Sümerler’den beri kullanılan” araç olarak tanımlar.

Tekerleği bularak arabayı ilk kez insanlığın hizmetine sunan Türklerin, kağnıyı Orta Asya’dan beri kullandıkları doğrudur. 

Ancak, Kurtuluş Savaşı’yla bütünleşen bu araç, 1919’da varlık-yokluk mücadelesine girişen Anadolu Türkleri için, çok farklı anlamlar, başkalarının anlayamayacağı duygular ifade eder.

Kağnı, Kuvayı Milliye direnişindeki yeriyle, çok sayıda söylence, koşuk (şiir) ya da öyküye konu olmuş, çevresinde gelişen olaylarla Anadolu’da, duygu yüklü destan öğesi haline gelmiştir.

On beş liseli arkadaşıyla Anadolu’ya kaçıp Kurtuluş Savaşı’na katılan ve “cepheye cephane taşıyan kağnı kollarının komutanı” yapılan Enver Behnan Şapolyo, yaşadığı olayları yazıya dökerek bu destanı bizlere aktaran genç bir Kuvayı Milliye komutanıdır.

Milli Mücadelenin İç Alemi adlı yapıtında, kağnılar ve kağnı kollarıyla ilgili bölümlerde, şunları anlatır: 

“Durmadan yol alıyorduk. Sürekli çalışan araç yorulur ve bozulabilir. Ancak, bizde ne yorulmak ne dinlenmek ne de bozulup yolda kalmak vardı. Otomobiller, kamyonlar her yeri aşamazlardı. Fakat bizim için aşılamayacak yol yoktu.

Ağır ama hep hareketliyiz. Sürekli hedefe ilerliyor, Tanrı huzurunda ibadet eden müminler gibi, hiç konuşmadan gidiyoruz. Kağnılarımızın tekerlekleri, hiçbir yerde duyulmamış ahenkli bir ortak ses çıkarıyor. Bu sesi ne bir müzik aleti, ne de canlı bir varlık çıkarabilir. Bir iniltiymiş gibi çevreye yayılan kağnı sesleri, sanki bir başka dünyadan geliyordu. Sanki Türkler, binlerce yıl önce, Orta Asya’dan dünyanın dört bir köşesine göç ediyorlarmış gibi, dağları ovaları inletiyorlardı. Türk milletinin çektiği acıyı, sanki bu kağnı sesleri dile getiriyordu…

Kağnıları, ayakları çarıklı, sarı mintanlı, mor şalvarlı, kırmızı kuşaklı köy delikanlılarıyla, üç etekli dallı şalvarlı, başları örtülü kadınlar, genç kızlar ve yaşlılar kullanıyordu…

Komutasını aldığım kağnı kolu, kırk arabadan oluşuyordu. Bunlardan ikisi altmışar yaşlarında erkek, sekizi on beşer yaşlarında çocuklar ve otuz tanesi ise genç kadınlardı. 

Bazı kadınların kucaklarında bebekleri de vardı…

Hiç kimse şikayet etmiyor, herkes gönüllü olarak seve seve çalışıyordu. Yollarda hiçbir şey pahalı değil, yaşam çok doğaldı. 

Kimse de vurgunculuk yapıp para kazanmak gibi bir düşünce oluşmamıştı.

Silahlar cepheye, pazara mal götürür gibi sakin bir iyimserlik içinde, neşeyle götürülüyordu… Bunları, ancak içinde yaşayanlar bilir. 

Bu insanlar ne kadar temiz ruhluydular. Aralarına katıldığım için çok mutluydum… Anadolu kağnıları, bir milletin azim ve inancını, hiçbir yüksek tekniğin yenemeyeceğini kanıtlıyordu. 

Hiçbir mazlum millet artık, ‘gücümüz yok ki milli mücadeleye girelim’ diyemez. Dünyada emperyalizm prangasını ilk kez kıran Türk milleti, onlara örnektir…”

Rahmetli Erbakan Hoca’nın “iman varsa imkan vardır” sözünü unutmamak lazım. 

Türkiye ilk kez ekonomik bir savaşla karşı karşıya kalmıyor.

Kadim Anadolu toprakları, bu coğrafya bizim kaderimiz olmuştur. 

Yüzyıllardır dış ve iç düşmanların saldırısına hep maruz kaldık ve bu sıkıntılı sürecinde üstesinden gelecek güce sahip olduğumuzu unutmayalım yeter.

Not: Metin Aydoğan’ın Kurtuluş Savaşı’nda “Halk Direnişi” adlı romanından istifade edilmiştir.

 

yeni akit

Google+ WhatsApp