Kur’ân’ı “Dinlemek” Yerine “Konuşturmak”

Kur’ân’ı “Dinlemek” Yerine “Konuşturmak”

Kur’an’a can kulağını vererek dinlemek lazım, Kur’an’ın bize ilk anda söylediğini önemsememiz lazım. İlk söylediğini aşmak ve onun ötesine geçme konusundaki hırs bazen Kur’an’ı bir kenara bırakıp onun adına onunla alakası olmayan her şeyi söylemeye itebiliyor.

Müminin Kur’an karşısındaki konumunun özelliğinden bahsettik. Kur’an’a yönelik salt akademik yaklaşımdan çok farklı olduğunu anlamak zor değildir bu konumun.

Bazen Kur’an’dan çağımızın ihtiyaçlarını karşılayacak, yaratıcı bir okuma için yoğun bir heves ortaya çıkar. Akademik yaklaşımın tabiatındandır, özgün olanın arayışındadır, daha önce yapılmamışı yapmak, söylenmemişi söylemek, görülmemişi görmek, göremiyorsa icat etmek ister. Bu esnada akademinin merhum Hüsamettin Arslan’ın tabiriyle hangi “epistemik Cemaat”in etkisi altında neyi aradığını kendisinin bile bilmeme ihtimali çoktur. Çünkü epistemik cemaatlerin kendiliğinden ideolojileri vardır. Kişi başarılı bir teemmül, tefekkür, nefis muhasebesine-murakabesine girişmezse, yeni tabirlerle özdüşünümselliği yakalayamazsa kendisine musallat olmuş bu ideolojileri de fark edemez. Kendini gayet objektif, bilimsel herşeyi anlamış biri sanarak ulaştığını düşündüğü küçük bilgiyi külli bilgi zannedip ahkam kesebilir. İnsanın tarihselliği de böyle bir şeydir. İnsanın kendisi tam da çoğu kez farkında bile olmadığı bu tür sıradan cemaat veya epistemik cemaat ideolojileriyle maluldür.

Spinoza’nın bir canlı varlık olarak külli bilgi hakkındaki bilgimizin katmanlarına dair çok güzel benzetmeleri vardır. Bir kan kurdu için külli evrenin boyutu ne olabilir ki? İçinde bulunduğu damar? Ya o damar için küll ne ola?.. Böylece evrenleri katman katman büyüterek küll hakkındaki algı ve bilgilerimizi sınayabiliriz.

Elbette insan için sınırlar ve boyutlar çok farklı. Bilmediği şeyler hakkında kıyas yaparak bütüne ulaşma yolları var. Tıpkı kan kurdunun damar içindeki konumuyla neticede ne bilirsek bilelim kendi bilgimizin faniliği hakkındaki kesin bilgiye ulaşabildiğimiz gibi.

Okuduğumuz metin hakkında önceden istesek de istemesek de bir önyargımız, bir ön-bilgimiz, ön-anlamamız var. Okudukça bu önyargılarımız değişir, dönüşür ama yok olmaz. Ön-bilgimiz değişir, belki düzelir, artar. Ön-anlamamız ise metinde karşılaştığımızla arada gerçekleşen hermenötik daireye takılır ve bu dairede elbette değişerek, dönüşerek, daralarak veya genişleyerek döner durur.

Karşı karşıya olduğumuz metin Kur’an ve onun hakkındaki ön-anlamamızı belirleyen temel bilgi onu nasıl okuyacağımızı da belirliyor. O, herşeyi mutlak bir biçimde bilen, bize bilmediğimizi öğretmiş olan, varlığını tasvir ve tasavvur edemediğimiz ‘Yaratıcı’nın kelamıdır. Bildiğimiz her cisimden her varolandan kendisini tenzih ederek muhatap olduğumuz bir ‘Varlık’tan ne işiteceğimize, ne dinleyeceğimize biz karar veremeyiz. Can kulağımızı açar dinleriz, kalp gözümüzü açar ayetlerini görmeye çalışırız.

Kitabı sıradan bir insanın okumasına elbette diyecek bir şey yok. Sıradan bir insan için bu Kitap başka herhangi bir metin gibi bir metinden ibarettir. Okuduğunda ne şekilde etkilenip etkilenmeyeceği tamamen onunla ilgili kendi ön-anlamasıyla, önyargılarıyla, tecrübeleriyle ve tabi okuma esnasındaki etkilenimiyle ilgilidir.

Ancak müminin Kur’an’la mahrem ilişkisi onu nasıl okuyacağını da belirler. Bu ilişkiyi doğru tesis eden her müminin her zaman aynı şeyleri anlayacağı anlamına gelmiyor bu. Bilakis kendini Kur’an’ın seslenişine açık tutan her kişi onda kendisine ışık tutacak, yolunu aydınlatacak, bazen kendine özel sesler de duyacak, ayetler de görecektir.

Kur’an’ı nesneleştirerek onun ne söyleyeceğine de kendisi karar veren bir yaklaşım için Kur’an’ın kendini kapatma ihtimali çok yüksektir. Bu kapanmaya yol açan Kartezyen nesnelci yaklaşım sadece Kur’an için böyle bir bereket kaybını getirmez. Doğaya yaklaşırken de aynı akıbeti çağırır insan. Duyup işitmesi gereken adına kendi konuşma, ondan duyması gerekeni kendi tayin etme işgüzarlığı modern dönemde doğa ve genel olarak varlık karşısındaki tutumunun özeti ve bu özetin dünyayı sömürgeleştirme yolunda getirdiği hal ortada.

Kur’an’a can kulağını vererek dinlemek lazım, Kur’an’ın bize ilk anda söylediğini önemsememiz lazım. İlk söylediğini aşmak ve onun ötesine geçme konusundaki hırs bazen Kur’an’ı bir kenara bırakıp onun adına onunla alakası olmayan her şeyi söylemeye itebiliyor. Daha önce hep tarihselcilik hakkında tespit ettiğimiz bu tutum Kur’an’ın batıni anlamları peşinde koştuğunu söyleyen bazı sufi yorumlar için çok daha fazlasıyla geçerli. Tamamen insan muhayyilesinin ürünü olan bir takım ilişkileri kurarak Kur’an’ın yer yer lafzi anlamlarını, Peygamber ve ashabının anladığı ve bir sağduyuya dönüşmüş asli anlamları iptal edecek veya ikincilleştirecek şekilde isnat edilen anlamlar ve yorumların Kur’an’ı araçsallaştırmaktan hiçbir farkı yok. O andan itibaren seslenenin Kur’an olmadığını hissediyorsunuz. Onun yerine Kur’an’a zorla söyletilmeye çalışılan bir söylem giriyor devreye.

Kur’an’ın son derece zengin anlam çağrışımlarının, ilhamlarının kaynağı olma ihtimalini elbette hiçbir zaman kimse inkar edemez. Ama bu ilhamların hiç biri Kur’an’ın ilk nesil tarafından anlaşılmış lafzını iptal edemez.

Buna dair bazı ilginç örnekler var, ama yerimiz kalmadı, bilahare devam ederiz inşaallah.

Yeni Şafak / Yasin Aktay

Google+ WhatsApp