Kur’ân’da “Her-şey” Var Mı?

Kur’ân’da “Her-şey” Var Mı?

“Yeryüzünde hiç-bir canlı ve iki kanadıyla uçan hiç-bir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler olmasın. Biz Kitap’ta hiç-bir şeyi noksan bırakmadık, sonra onlar Rablerine toplanacaklardır” (En-âm 38). Modernizm, hayâtiyetini, klâsik olanı aşağılayarak sürdürür. Zâten “modern” demek, “klâsik olandan, ‘eski’ olandan vazgeçmek, ona aslâ

Kur’ân’da “Her-şey” Var Mı?

 

“Yeryüzünde hiç-bir canlı ve iki kanadıyla uçan hiç-bir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler olmasın. Biz Kitap’ta hiç-bir şeyi noksan bırakmadık, sonra onlar Rablerine toplanacaklardır” (En-âm 38).

Modernizm, hayâtiyetini, klâsik olanı aşağılayarak sürdürür. Zâten “modern” demek, “klâsik olandan, ‘eski’ olandan vazgeçmek, ona aslâ geri dönmemek ve hattâ ondan nefret etmek” demektir. (Hemen bir-öncesi bile modernizm için eskimiştir). Zîrâ aksi-hâlde “modern” olamaz. Modernizm son 200 yıldır Dünyâ’ya hâkim olmuş durumdadır ve klâsik olan her-şeyi aşağılamakta ve düşük, ilkel ve kötü olarak görerek bunu tüm Dünyâ’ya yaymakta ve de dayatmaktadır. Cihangir devletlerini ve medeniyetlerini kaybeden müslümanlar da yaklaşık 150 yıldır bu furyaya kapılmış durumdadırlar. Hele ki 2. Dünyâ Savaşı’ndan sonra ve post-modernizm ile birlikte iş kopma noktasına gelmiştir. Artık moderne göre tasavvur etmekte, moderne göre düşünmekte, moderne göre amel-eylemde bulunmakta, moderne göre yiyip-içip-giyinmekte ve moderne göre konuşup moderne göre hâl ve tavırlar sergilemektedirler.

Modernizm etkisini sâdece dünyevî olan üzerinde değil, mânevî olan üzerinde de sürdürmektedir ve kendi sistemine uymayan düşünceleri, yorumları ve amel-eylemleri kabûl etmemekte ve hattâ aşağılamaktadır. Üstelik anti-modern eylemleri ve bu eylemlerin sâhiplerini, terörizm ve terörist olarak fişlemekte ve îlân etmektedir. İşte bundan dolayı müslümanlar, dînî anlayışlarını da moderne uydurmaya başlamışlar ve bu yüzden de modern olmayan okumaları ve yorumları kabûl etmemekte ve bunları savunanları “müşrik” ve “kâfir” olarak suçlamaktadırlar. Zamanla buna o kadar alıştılar ve inandıklar ki, kendileri gibi düşünmeyenlere karşı çok sıkı bir gard almakta, kendilerine karşı gâyet mantıklı ve nâzik konuşanlara karşı bile katı ve kaba konuşmakta, ağır ithamlarda bulunmakta ve aşağılamaktadırlar. Yâni modernizme çok sıkı bir şekilde uymaktadırlar.

Modern müslümanlar Kur’ân’ın en doğru anlamının modern-merkezli olacağını düşünmekte ve bu nedenle de moderne uygun olmayan yorumları kabûl etmemektedirler. Netîcede de modern-öncesi klâsik dönemin düşüncelerini, yazılarını, kitaplarını, tümden reddederek inkâr etmektedirler. Bu dönemin olumlu yönlerini ortaya koyanlara iftirâ da  atarak, onları olmadıkları şekilde suçlamaktadırlar. Tabî ki klâsik İslâm döneminde bir-çok uydurmalar yapılmış ve zırvalıklar da üretilmiştir. Fakat bu, “Peygamberimiz’in bizzat ettiği sözler ve bizzat yaptığı davranışlar”ın olmadığı anlamına gelmez. Zâten Peygamberimiz’in yaptıkları da mutlakâ Kur’ân’a uygun olan sözler ve eylemlerdir, çünkü bunlar Kur’ân’ın tebliği-beyânı ve Kur’ân’ın emirlerini yerine getirmek için söylediği sözler ve yaptığı uygulamalardır.

Peygamberimiz’in sözlerini ve eylemlerini (sünnet) kaydedenler, bu kayıtları bir-çok uydurmalarla birlikte karıştırarak kayda geçirmişlerdir. Bu uydurmalara bakanlar uydurmalarla birlikte sahih olanı da inkâr etmişler ve yaşla birlikte kuruyu da yakmışlar ve yakmaktadırlar. Oysa İslâm Târihi ve Siyer kitaplarının ciddî bir incelemesi ile Peygamberimiz’in bizzat ağzından çıkan sözler ve bizzat yaptıkları amel-eylemler ortaya konabilir. Bu konuda en büyük yardımcımız, “Peygamberimiz’in ahlâkı Kur’ân” olduğu için, bahsedilen kitaplarda bulduklarımızı Kur’ân süzgecinden geçirerek ayıklamak olacaktır. Oysa bu yapılmamakta ve “Kur’ân’cılık” yapılarak, “Allah Kur’ân’da her-şeyi bildirmiştir ve eksik bırakmamıştır. Allah’ın söylemediği şeyi mi söyleyeceğiz?. Allah’ın dînine ilâve mi yapacağız?. Allah’a din mi öğreteceğiz?” şeklinde “çok bilmiş” bir edayla Kur’ân’ın pratik yönü yok sayılarak sâdece sözlü tarafı baş-tâcı edilmekte ve hattâ -açık konuşalım-; Kur’ân’a tapılmakta ve Allah’a Kur’ân’la şirk koşulmaktadır.

Bu durum Kur’ân’ın bir türlü pratiğe dön(e)memesine ve hayâtı şekillendirememesine neden oluyor. Zîrâ “Kur’ân’da her-şey var” diyenler ve “Kur’ân’dan başka kaynağa gerek yok” diyenler, Kur’ân’ı okuyorlar ama vahyin dediğinden bambaşka sonuçlara ulaşıyorlar. Öyle ki, Kur’ân’ın apaçık muhkem âyetlerini bir kısmı kabûl ederken, diğer kısım kabûl etmiyor ve meselâ “Kur’ân’da namaz, oruç, zekât, hac, kurban, baş-örtüsü vs. gibi âyetler-emirler yoktur” diyorlar. Neden böyle bir sonuca varıyorlar ve bir türlü uzlaşamıyorlar?. Çünkü “usvetun hasenetun” olan “güzel örnekliğimiz” Peygamberimiz’in, Kur’ân’ı nasıl anladığına ve anladıklarını hayâta nasıl geçirdiğine bakmıyorlar.

Elbette Kur’ân bilgi ve bilincin tek ve sahih kaynağıdır. Fakat amel ve eylemin kaynağı da, Peygamberimiz’in Kur’ân’ı anlama ve uygulama tarzı olan “güzel örneklik” denilen sünnetidir. Peygamberimiz’in Kur’ân’ı nasıl anladığı ve uyguladığı çok önemlidir. Çünkü peygamberliğin bir özelliği olarak, peygamberler kendilerine gelen vahiyleri “Allah kontrôlünde” en doğru şekilde anlarlar ve de uygularlar. Eğer arada bir hâtâ yaparlarsa -ki “insan” oldukları için mutlakâ yapmışlardır-, Allah hemen olaya yine vahiyle müdâhale eder ve hatâyı düzeltir-düzeltmiştir. Böylece Peygamberlerin “peygamber” (resûl-nebî) olarak yaptıkları, en ideâl ve hatâsız bir uygulama olarak ortaya konmuştur. Bu nedenle de peygamberlerin Kur’ân’ın en ideâl uygulaması olan sünnetleri yâni “güzel örneklik”leri evrenselleşerek, bizim amel-eylem kaynağımız hâline gelmiştir ve tüm zamanlarda “bağlayıcı” olmuştur. Zâten Kur’ân da, onların hayatlarını “örnek” olarak göstermiştir.

“Kitapta her-şey var” derken, aslında içinde her-şey olan kitap, “el kitâb” olan “levh-i mahfûz”dur. Levh-i mahfûz ise, Allahuâlem, “kâinat kitabı”dır. İşte bu Kitap’ta yâni Allah katında olan levh-i mahfûz’da iğneden-ipliğe hiç-bir şey aslâ eksik değildir. Fakat “levh-i mahfûz’dan bir kitap olan Kur’ân”, gerçek bir zamâna, gerçek bir târihe ve mekâna, gerçek insanların yaşadığı bir ortama ve gerçek bir sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel yönleri olan bir topluma inmiştir. Hayâta inmiştir. Üstelik akıl ve irâde sâhibi olanlara gelmiştir. Buna göre, Kur’ân’ın bir ansiklopedi gibi her-şeyi inceden-inceye açıklamasına gerek yoktur ve de bilinen ve uygulana-gelen şeyleri yeniden kitaba alma gereği duymamıştır:

“Apaçık Kitab’a andolsun; Gerçekten Biz onu, belki aklınızı kullanırsınız diye Arapça bir Kur’ân kıldık. Şüphesiz o, Bizim katımızda olan “Ana Kitap”tadır (Levh-i Mahfûz); çok yücedir, hüküm ve hikmet doludur” (Zuhrûf 2-4).

“Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi?. Onlar, tâğuta ve cibt’e inanıyorlar ve diğer inkâr edenler için: ‘Bunlar, îman edenlerden daha doğru bir yoldadır’ diyorlar” (Nîsâ 51).

Âyette “kendilerine Kitap’tan pay verilenler           “ derken hangi kitaptan bahsediliyor?. Buradan anlaşılan şey, her-şeyin bilgisini içeren “ana-kitap” olan Levh-i Mahfûz”dur. Peygamberlere gelen vahiyler, işte bu “ana kitap” olan Levh-i Mahfûz’dan bir “pay”dır.

Kur’ân ateistlere değil, kendilerinin Hz. İbrâhim ve Hz. İsmâil’in dîni üzere olduklarını söyleyenlere gelmiştir. Yâni inançlı bir topluma gelmiştir. Bu toplum zâten bahsettiğimiz peygamberlere uyduklarından dolayı, ibâdetlerini yapıyorlar ama bu ibadetler, hem bozuk toplumsal-ekonomik hayatları nedeniyle ifsâd olmuş, hem de yine bu nedenle yozlaşmıştır. İşte Kur’ân, yeni bir ibâdet getirmekten ziyâde, mevcut ibâdetleri, emir, yasa ve uygulamaları düzenlemiş ve düzeltmiştir. Yâni aslına döndürmüştür. Meselâ namazı “el çırpma” şeklinde değil de, Allah karşısında esaslı bir duruşla ve samîmi bir şekilde kılınmasını istemiş ve emretmiştir.

O hâlde “Kur’ân’da her-şey var” demek, “iğneden-ipliğe her-şey var” demek değil; “Dünyâ’yı ve hayâtı Allah’ın istediği ve emrettiği gibi düzenleyebilecek ve İslâm’ı hayâta hâkim kılacak potansiyel olarak her-şey var” demektir. Aksi-hâlde, eğer Kur’ân’da “kâinât bazında her-şey” olsaydı, insanların sorumluluğu da sonsuz olurdu ve kendilerine -hâşâ- “Allah’lık görevi” verilmiş olurdu. Oysa insanın, gökleri, Dünyâ’yı, Dünyâ’nın doğal işleyişini ve hattâ insanın kendi varlığında dahli olmayan yaratılışını hep Allah düzenler ve buna hiç kimseyi karıştırmaz ve ortak etmez. Zâten bu düzenlemeyi insanın yapması, hem aklının hem de gücünün yetersizliğinden dolayı imkânsızdır. Geriye bir tek, “imtihanın bir gereği olarak” “Dünyâ’yı aynen göklerdeki gibi güzelce îmar etmek” görevinden başka, yine göklerdeki uyuma benzer şekilde tam da Allah’ın emrettiği gibi inşâ etmek kalır ki, bu da ancak Allah’ın Kur’ân’da emrettiği şekilde yapılarak olur. Yâni insan, sosyal ve siyâsal olarak tam da Allah’ın istediği gibi bir dünyânın kurulmasıyla ve “Allah’ın göklerin Rabbi olduğu gibi, yeryüzünün de Rabbi yapılması”yla yada bunun îlan edilip gerçekleştirilmesiyle görevlidir. İnsanın imtihanı da zâten bunun üzerinden olur.

“Her-şey”den maksat, “tüm her-şey” demek değildir. “Genel bir ifâde ile özel bir durumun anlatılmasıdır” yapılan. Meselâ âyette şöyle denir:

“Derken, onu (azâbı) vâdilerine doğru yönelerek gelen bir bulut şeklinde gördükleri zaman, ‘bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur’ dediler. Hayır, o kendisi için acele ettiğiniz şeydir. Bir rüzgâr; onda acı bir azab vardır. Rabbinin emriyle her-şeyi yerle-bir eder. Böylece meskenlerinden başka, hiç-bir şey(leri) görünemez duruma düştüler. İşte biz suçlu-günahkâr bir kavmi böyle cezâlandırırız” (Ahkâf 24-25).

Şimdi bu âyetin bahsettiği rüzgâr, Dünyâ’daki ve hattâ kâinattaki her-şeyi yerle-bir mi etmiştir yâni?. Çünkü “her-şeyi” deniyor. Tabî ki de hayır!. Sâdece o bölgeyi yerle-bir edip altını üstüne getirmiştir. “Sâdece Kur’ân” diyenler Kur’ân’a çok mekanik yaklaşıyorlar. Bu nedenle de Kur’ân’ın bir “hayat kitabı” olduğu, “insanlara” geldiği unutuluyor. Kur’ân’a sanki bir “bilgisayar programı” ve bir “işletim sistemi” gibi yaklaşıyorlar ve o şekilde anlama yoluna gidiyorlar. Yâni ona doğal ve normâl bir yaklaşım ve okuma yok. Kur’ân’ın, insanın yaşamına ve diline göre olduğu göz-ardı ediliyor.

“De ki: ‘Bana vahyolunanlar içinde, yiyen bir kimsenin yiyeceği (şeyler) için, ölü-eti, dökülen kan, domuz eti -ki bu gerçekten murdardır- yada Allah’tan başkası adına kesilmiş bir fısk dışında, haram kılınmış bir şey bulmuyorum. Kim kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı-karşıya kalırsa, -saldırmamak ve haddi aşmamak şartıyla- (bu sayılanlardan ölmeyecek kadar yiyebilir). Şüphesiz Rabbin bağışlayandır, esirgeyendir” (En-âm 145).

Şimdi; domuzun eti pistir ve bu nedenle haramdır da, domuzun eti dışındaki yerleri, yâni derisi, kılı-tüyü, tırnağı, yağı da haram değil midir?. Eti pis ve haram olanın diğer taraflarının da pis ve haram olmaması düşünülebilir mi?. Diyorlar ki, “eğer domuzun eti dışındaki yerler de pis ve haram olsaydı Allah bunu söylerdi. Kur’ân’a ilâve yapmak yanlıştır”. Oysa Kur’ân hakkındaki bu düşünce “modern” bir düşüncedir ve fitne üretmektedir. “Kur’ân’da her-şey söylenmiştir” düşüncesiyle irtibatlandırılarak domuz ürünleri hakkında böyle bir yargıya varılıyor. Oysa Kur’ân’ın “her-şey” dediği, “tüm her-şey” değildir. Bir âyetle bu konuyu açalım:

“Ey îman edenler!, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın). Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin.) Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini (meyteten) yemeyi sever mi?. İşte, bundan tiksindiniz. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabûl edendir, çok esirgeyendir” (Hucûrat 12).

Allah, gıybet yapmayı, kişinin ölmüş olan kardeşinin etini (yada leşini) yemesine benzetiyor. Peki buradan, “kardeşin ölüsünün sâdece etini yeme”ği mi anlamalıyız?. Meselâ saçlarını, derisini, tırnaklarını, yağlarını, kemiklerini yemeyi anlamayacak mıyız?. Tüm bunlar da “leş”in parçaları değil midir?. Ölen kardeşin eti tiksindiricidir de diğer tarafları tiksindirici değil midir?. Öyleyse Allah -hâşâ- diğer taraflarını söylememekle, yâni ayrıntı verip, ölen kardeşin; “etini, tırnakları, saçlarını, kemiklerini yemek gibidir” demeyerek bir eksiklik mi yapmıştır?. Allah’ın kitabı olan Kur’ân, aptallara ve akılsızlara mı gelmiştir ki her ayrıntıyı detayıyla versin!. İnsan “leb” deyince leblebiyi anlayabilecek bir varlıktır. Akıl-akletmek yetisi buna yarar zâten.

Nûr sûresinin 31. âyetindeki “humur” (çoğulu “humur”, tekili “hımar”) kelimesinin “baş-örtüsü” anlamına gelmediği söyleniyor. “Baş-örtüsü anlamına gelmesi için, -yanlış ve komik bir şekilde- ‘humurun rass’ şeklinde yazılıp okunması gerekir” diyorlar ve ekliyorlar: “Kur’ân’daki “hımar” kelimesi ‘herhangi bir örtü’ anlamındadır, ‘başörtüsü’ anlamında değil”. Hımar’ın “başörtüsü” anlamına gelmesi için “humurun-ras” (“baş hımar”ı) şeklinde yazılması gerekiyormuş. Bu mantıkla, Türklerin de şapkaya; “baş şapkası” demeleri gerekir. Fakat bu çok komik olur. Çünkü şapka zâten kafaya-başa takılan bir eşyâdır. Bere, yazma, kasket, eşarp vs. gibi baş için kullanıldığı apaçık olan eşyâlar için de geçerlidir bu. Hiç kimse baş için üretildiği kesin olan bir eşyâyı başka bir yerine takacak değildir. İşte “hımar” da bu eşyâlar gibidir ve Araplar ve Ortadoğu’lular 4.000 yıldır hımar’ı başlarına takarlar-örterler ve zâten baş için üretmişlerdir. Artık hımar, “başa özel örtü” olmuştur ve adı da “baş”a gerek olmadan, sâdece “hımar”dır. Herkesin, baş için kullanıldığını görüp bildiği bir örtüdür hımar. Bu nedenle ayrıca başa bir vurgunun yapılması gerekmez. Çünkü bu, “başörtünü başına tak” demek gibi komik ve yanlış olur. Birisine; “çöpleri çöp tenekesine mi götürüyorsun?” demek nasıl saçma ise, “başörtüsünü (hımar) başına mı takacaksın?”, yada; “başörtüsü baş için midir?” demek de saçma olur. Başörtüsü tabî ki de başa takılacaktır. Başörtüsünü belimize takacak değiliz ya!. Meselâ kemeri boynumuza değil de belimize takarız, hem de “bel kemeri” demeden. Yine, çorabı da elimize değil de ayağımıza giyeriz ve çoraba “ayak çorabı” demeyiz. Hımar yâni başörtüsü de aynen bunun gibidir. Araplar için hımar’a ayrıca “baş” ifâdesinin eklenmesi ancak bir esprinin konusu olabilir.

Kur’ân aptallara yada iki yaşındaki çocuklara hitâp etmiyor ki onlara; “Bak bu örtü=hımar, bu baş=rass içindir” diye ayrıntı kullansın. Arapçada “şapka” kelimesi “qabea” olarak söylenir. Fakat Araplar “gabea” kelimesini, “gabea-un ras” şeklinde söylemezler ki!. İşte “hımar” da böyledir. Hımar’ı, “hımar-un ras” şeklinde söylemek dil açısından hem yanlış hem de komiktir. Çünkü “rass” ile “hımar”, aynı yere yâni “baş”a atıf yapar. Bu apaçık gerçeğe rağmen müslümanların içinden, hem de Kur’ân ile haşır-neşir olanların hâlâ; “Kur’ân’da başörtüsü yoktur”, “hımar başörtüsü değil, sâdece örtü anlamındadır, çünkü ‘baş’ ifâdesi geçmiyor” demeleri, 1.400 yıl önceki Mekke-Medîne ortamının-kültürünün ve 23 yıllık “yaşanmışlığın” yok sayılmasından ve inkâr edilmesinden kaynaklanan bir hezeyandır. Kur’ân, gerçek bir hayâta inmiştir. Vahyin ilk muhâtapları “hımar” deyince onun ne olduğunu ânında anlıyorlardı. Bu nedenle de “Kur’ân’da her-şey vardır ve eksik yoktur. Eğer “hımar” baş-örtüsü olsaydı “ras”=”baş” kelimesi de eklenerek kullanılırdı” gibi gülünç bir mantık yürütmek yanlıştır.

“Gerçek şu ki, Allah katında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı günden beri Allah’ın kitabında on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte dosdoğru olan hesap (din) budur. Öyleyse bunlarda kendinize zulmetmeyin ve onların sizlerle topluca savaşması gibi siz de müşriklerle topluca savaşın. Ve bilin ki Allah, takvâ sâhipleriyle berâberdir” (Tevbe 36).

Kur’ân eksiksiz ise ve Kur’ân’da her-şey var ise, bu âyetin bahsettiği “haram aylar” hangileridir?. Kur’ân hem “ayların dört tânesi haram aydır” diyecek de bu ayların hangileri olduğunu söylemeyecek midir?. Şimdi Kur’ân eksik bir ifâde mi kullanmıştır yâni?. Tabî ki de hayır!. Kur’ân gerçek bir hayâta ve yaşanmışlığı indiği için, haram olan bu dört ayın hangisi olduğunu herkes bilmektedir zâten. Bu nedenle bu ayların adlarını yeniden söylemesinin bir anlamı yoktur. Günümüzde bu ayların hangileri olduğunu açıklayan bir-çok kaynak vardır ve bu kaynaklar birbiriyle çelişkili değildir. Bu dört haram ay herkesin bildiği gibi, Zilkâde, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarıdır. E tabi, “sâdece Kur’ân” ve “Kur’ân’da her-şey var” diyenler klâsik târihe ve 1.400 yıl öncesine ve hele de “Arapların” uygulamalarına modernizmden kaynaklanan travmadan sebebiyle düşman olduklarından dolayı bak(a)mayınca, böyle apışıp kalıyorlar.

Kur’ân’da her-şeyin inceden-inceye ayrıntısıyla anlatılmasına gerek yoktur. Zîrâ Kur’ân, bir yaşamın ve yaşanmışlığın olduğu bir mekâna ve etli-kemikli olan yaşayan insanlara inmiştir. Bu nedenle de meselâ; ezanın nasıl olduğunu, namazın rekât sayılarını, zekât oranını ve haram ayların isimlerini vermez. Zîrâ mâlûmu îlan etmeye gerek yoktur.

Mebzûl miktarda tekrarlanıp duran; “Kur’ân bize yeter” sözü, eğer “salt Kur’ân”dan bahsediliyorsa yanlıştır. Kur’ân bilgi ve bilincin kaynağı iken, amel ve eylemin kaynağı ise Sünnet’tir. Kur’ân’ın “eksiksiz” oluşu, onun pratikte de tezâhür etmesiyle tamamlanır. O hâlde bize “yetecek olan” ne “sâdece Kur’ân”, ne de “sâdece Sünnet”tir. İkisi birliktedir. Modern zamanlarda müslümanların perişân hâllerinin nedeni, Kur’ân’ı okuyup da sünnet denilen Peygamber örnekliği ile amelde-eylemde bulunmamaktır. Bir kesim, “hadisçilik-sünnetçilik” yaparak ve Kur’ân’ı yok sayarak işlevsiz bırakırken, diğer kısım da sünneti ve hadisleri “tümden” yok sayarak Kur’ân’ı işlevsiz bırakmaktadırlar.

“Kur’ân’da her-şey var” ve “Kur’ân bize yeter” ise, neden yetmiyor da müslümanlar olarak perişân ve sefil bir hâlde yaşıyoruz?. Müslümanlar, son yıllarda sürekli Kur’ân okumasına ve “sâdece Kur’ân” demesine rağmen Dünyâ’daki maddî-mânevî hâl-i pür melâlinin nedeni nedir?. Kur’ân okunup durulmasına ve “tek kaynak” denilmesine rağmen iyilik adına herhangi bir değişme ve gelişme var mıdır?. Bir düzelme var mıdır?. Yoksa “sâdece Kur’ân”, sâdece gönülleri-zihinleri mi inşâ eder ve bunun için mi inmiştir?. Oysa “hayat kitabı” olan Kur’ân, iç-âlemlerden sonra hayâtı da inşâ etmesi için gelmiştir. Böyle bir hedefi vardır Kur’ân’ın. Hayâtı Kur’ân’la inşâ etmek, onun aynen Peygamber gibi okuyup hayâta geçirmekle olabilir. Peygamberin böyle bir örnekliği vardır ve tüm peygamberler gibi Peygamberimiz’in geliş nedeni de zâten budur:

“Allah, dinden Nûh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) ettiği, sana vahyettiğimiz, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve Îsâ‘ya vasiyet ettiğimiz (farz kıldığımız) “Allah’ın dînini hayâta egemen kılın (ekîmûd dîn) ve bu konuda görüş ayrılığına düşmeyin” direktifini sizin için bir “hayat düsturu” olarak öngördü. Fakat kendilerini çağırdığın bu düstur Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir” (Şûrâ 13).

Evet; Kur’ân aptallara gelmediği için, 2+2’nin sonucunu söylemesine gerek yoktur. Aklı başında olan ve “modernizm” denen sapık ideolojiyle “akıl-travması” yaşamayan herkes, -Kur’ân söylemese de- 2+2’nin 4 olduğunu bilir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

harun görmüş

iktibas dergisi

Google+ WhatsApp