Küreselleşmenin imajı sarsıldı, gücü tartışmaya açıldı

Küreselleşmenin imajı sarsıldı, gücü tartışmaya açıldı

Küreselleşmeye duyulan güven seviyesi ve kaçınılmaz kaderimiz olduğu algısı, karşısında ‘yüzülemeyecek’ kadar güçlü bir akıntıydı. Ancak koronavirüs salgınıyla birlikte küreselleşmenin imajı sarsıldı ve gücü tartışmaya açıldı.

​Küreselleşmenin düşen maskeleri

Emel Musa (Tunuslu şair ve yazar) / Şarku’l Avsat

Tarihten alınacak önemli derslerden biri de en güçlünün düşünceye hükmettiği, kavramlara kendince anlam verdiği ve pusulayı belirlediğidir. Zayıf olanlar bunu gönüllü olarak kabul eder ya da zorla kabul etmek zorunda kalır. Güçlünün gücünün bir tezahürü de gücünün kalıcı olduğuna inanmamızı sağlamasıdır. Francis Fukuyama’nın ifadesiyle ‘tarihin sonu’, insanoğlunun artık ilerleyemediği, gelişemediği bir noktaya gelinmesi anlamına gelir. Yani insan aklı, en iyi düşünceleri ve yaşam tarzını üretmiştir ve daha iyisi olamaz denilmektedir.

Birçok düşünür, ‘küreselleşme olgusuna’ sayısız eleştiri yöneltmiş ancak bu eleştiriler herhangi bir somut karşılık bulamamıştır. Küreselleşmenin sefaletine, vahşi araçlarına ve neden olduğu yoksulluğa dikkat çeken bu eleştiriler dikkate alınmamıştır. Söz konusu eleştirmenler idealist olmakla, çağın dışında yaşamakla ve güç dengelerinden anlamamakla suçlanmıştır. Bu insanların, tarihte yaşadığı, teknolojik gelişmelerin dünyayı küresel bir köye dönüştürdüğünü kavrayamadıkları ve liberal kapitalizmin kurallarını anlayamadıkları öne sürülmüştür. Kültürel özgünlük ve mahremiyet savunucuları dahi zamana oynamakla itham edilmiş ve küreselleşmeye teslim olmalarının sadece zaman meselesi olduğu düşünülmüştür.

Küreselleşmeye duyulan güven seviyesi ve kaçınılmaz kaderimiz olduğu algısı, karşısında ‘yüzülemeyecek’ kadar güçlü bir akıntıydı. Küreselleşme mahremiyetleri ve mahremiyet duygusunu birbiri ardına devirdi. Yıkılan düşünceler birbirini takip etti. Bazı toplumların direnç göstermeden teslim olduğuna şahit olduk. Bazı toplumlar ise direnmeyi sürdürdü. Ancak direnişleri mutlak bir reddediş şeklinde değil, daha çok tamamen ‘küreselleşmenin’ içinde erimemek için farklı bir yol bulunması için ‘pazarlık’ yapar bir tutuma işaret ediyordu.

Avrupa’da Fransa, ‘kültürel istisna’ sloganını yükseltti, sosyalist arka plana sahip bazı düşünürler ‘küreselleşmeye’ sert eleştiriler yöneltti. Örneğin Fransız sosyolog Pierre Bourdieu, küreselleşme karşıtı gösterilere katılıyordu. Arap ve İslam dünyasında ise imkânlar elverdiğince ‘maddi küreselleşmeye’ dâhil olduk. ‘Kültürel küreselleşme’ konusunda ise sessiz müzakereler devam ediyor. Küreselleşmenin ‘dinle ilişkinin kesilmesi ideali’ ile yüzleşmekten kaçındık. Nitekim ‘küreselleşmenin’ pazarladığı ‘kesinliklerden’ biri de küreselleşen dünyada ‘kutsalın’ yerinin olmayacağıydı.

Dünyadaki en güçlü ülke olan ABD tarafından dayatılan küreselleşme birçok toplumu karıştırdı. Medeniyetleri ve kültürleri öyle ya da böyle teslim olmaya zorladı. Bir tür zorunlu kabul oluştu. Politik ve kültürel elitler ‘küreselleşme olgusunu’ tartışmaya kapalı bir gerçeklikmiş gibi kabullendiler. Küreselleşme adeta çağımızın yeni ‘kutsalı’ haline dönüştü.

Küreselleşme, dünyada birçok değişime neden oldu. Sadece Sovyetler Birliği çöküp, Berlin Duvarı yıkılmadı; küreselleşme aynı zamanda ulus devletlerin gücü ve egemenliği üzerine de gölgeler düşürdü. Çokuluslu şirketlerin dünya ticaretindeki paylarını artırdı, özel sektöre yüksek bağımlılığı kaçınılmaz hale getirdi. Devletlerin piyasalardan çekilmesini ve takipçi konumuna indirgenmesini sağladı. Küreselleşme özünde ekonomi ile ilgilidir. Taşıdığı kültür ise savunduğu ekonomik sistemin hizmetindedir.

Ancak koronavirüs salgınıyla birlikte küreselleşmenin imajı sarsıldı ve gücü tartışmaya açıldı. Küreselleşmenin düşündüğümüz kadar güçlü olmadığı anlaşıldı. Karşıtlarının bir şey yapmasına gerek kalmadı, salgın küreselleşmenin imajını tek başına sarsmaya yetti. Gücün adeta kaybolduğuna, en güçlü ülkelerin kaçtığına ve kendi içine kapandığına şahit olduk. Çin ve Küba’nın yardımları ise sınırlıydı. Güçlü ülkelerin bıraktığı boşlukta sosyalizmdeki insani tarafları sembolik olarak hatırlatma girişimlerinden ibaretti. Bunun dışında herkesin kendi derdiyle hemhal olduğu görüldü. Çağımızın küçük bloklaşmaları kabul etmeyeceği algısı zayıfladı.

Küreselleşmenin maskeleri, ilk doğal küresel felaketle birlikte birer birer düştü. Avrupa Birliği onu uzun süre etkileyecek olan sembolik bir felç geçirdi. İtalya’da AB bayrağının yakılma görüntüleri, İtalyanların yaşadığı derin hayal kırıklığını yansıtıyordu. Aynı şekilde dünyanın en güçlü ülkesi efsanesinin üstü de çizilmiş oldu. ABD devletinin salgınla mücadelede yaşadığı paniğe ve sorunla baş edebilmek için özel şirketlere başvurduğuna şahit olduk. Connecticut Valisi Ned Lamont’un eyaletin tıbbi malzeme stokunun bittiğini açıklaması ve “Şimdi yalnızız. Ekipman aramak için elimizden geleni yapıyoruz” demesi herhangi bir üçüncü dünya ülkesi yetkilisinin açıklamalarından pek de farklı değildi.

Küreselleşmenin üzerindeki ‘dut yaprakları’ birer birer döküldü. Tabii burada komplo teorilerine başvurmayı düşünmüyoruz. ‘Küreselleşme’ teorisyenlerinin dahi öne sürdükleri sistemin ne kadar sınırlı olduğunu fark ettiklerini söylüyoruz. Bunun kanıtı da bu süreçte uluslararası dayanışmanın zayıflığıdır. Şu an içinde bulunduğumuz durum, ulusal devletlere tutunmanın gerekliliğini göstermiştir. Kapalı toplumları savunduğumuzdan değil ancak zayıfın güçlüye mutlak bağlılığını pekiştiren küreselleşmenin kırılgan ve saçma olduğunu fark ettiğimiz için.

Google+ WhatsApp