Küresel sosyalizm

Küresel sosyalizm


İnsan hayâtını sayısız zıtlık kuşatıyor. Bir açıdan bakıldığında, bu zıtlıklar arasındaki savrulmalarla geçer insan ömrü. Trajik düşünce bu durumun uçta ve en keskin hâliyle yaşanmasını anlatır. “To be or not to be..Olmak veyâ olmamak; işte bütün mesele” diyordu Sheakespeare.. Hep düşünmüşümdür; bu eğer trajedya ise, “varlıkta yokluk; yoklukta varlık” fikriyatı nedir ?…Gâliba, trajik basitlemenin çok dışında derûnî bir hayat tasavvurunu anlatıyor. Trajik tirad bunu duyduğunda ne derdi acaba? Meselâ Hamlet’in bu mutandan tirad sona erdiğinde sahneye bir derviş çıkıp bunu söylese ne olurdu? Diyalektik düşünce tam da budur aslında. Hayâtı “karşıtlıkların harmanlanması” olarak kavrar. Evet belki de uçlara savrulma vardır; ama nâdirdir. Daha çok gri renklerin hüküm sürdüğü ara durumlardır galebe çalan.

Gelin görün ki, modern dünyâda diyalektik düşünce, analitik ve sentetik hâkim bakışın tesiriyle tam bir çarpıtmanın konusu olmuştur. Marx’da bunu çok net olarak görebiliyoruz. Tez,anti-tez ve sentez üçlemesiyle düşünen Marx, hocası Hegel ve katıksız bir Aydınlanmacı olan arkadaşı Engels’in tesiriyle, romantik bulduğu Proudhoncu sosyalist akımdan kopmuştu. Bilimsel sosyalizm, insanlığın “kaçınılmaz ilerlemesini” mümkün kılan yolu anlatıyordu. Kapitalizm ve sosyalizmin çatışmasından bir sentez olarak komünizm doğacaktı. Hâlbuki diyalektik düşünceye sâdık kalsaydı bu basitlemeyi yapmazdı. “İlerleme “gibi gözüken süreçlerin başka bir yerden bakıldığında hangi “gerilemeleri “ içerdiğini sorardı kendisine. Frankfurt Okulu’nun kurucuları olan Adorno ve Horkheimer bu savrulmayı yakalamış ve ustaları olarak gördükleri Marx’ı, Aydınlanmanın diyalektiğini kavrayamamış olmakla eleştirmişlerdi. Doğru ya; diyalektik şüphe “Aydınlananda karanlığa gömülen nedir? “ diye sormaz mıydı?

Diğer mühim gördüğüm husus, “karşıtların birliği” meselesidir. Karşıtların birliğini sağlayan nedir? Bu soru tez ile antitezler arasındaki kıyaslamayı sağlayacak olan bir soru olarak şunu görmeyi sağlar: Tez birincil, antitez ise ikincildir. Tez baskın ve bağlayıcı; antitez ise ona bağımlıdır. Eğer mevzubahis olan kapitalizm ise; birincil ve baskındır. Târih sahnesine çıkmış; para ekonomisi üzerinden herşeyi metâlaştırmıştır. Emek buna dâhildir. Dolayısıyla emeğin mücâdelesini ifâde eden bilimsel sosyalizmin, kapitalizmin mahsûlü olduğunu ve kapitalist hegemonya tarafından massedilme potansiyeli taşıdığını iddia etmek bir aşırılık sayılmamalıdır. Zâten bilimsel sosyalist zihniyet ve pratik nihâi olarak değerlendirildiğinde kapitalizmin temel iddialarının dışında bir şey iddia etmediği kolayca anlaşılabilir. Kapitalizmi, Aydınlanma ve Fransız Devrimi tarafından formüle edilen iddia ve hedeflerini kendi kendisine sakatlayan bir üretim tarzı olarak eleştiren bilimsel sosyalizm, bir bakıma bu iddiaların sâhib-i aslîsi olarak kendisini görüyordu. Bilimsel sosyalistler özgürlük, eşitlik, kardeşlik, bilimsel gelişme ve refahı, işçi sınıfının mücâdelelerinin gerçekleştireceğine inanıyorlardı. Bilimsel sosyalizmin târihsel tecrübelerinin katı bürokrasileriyle yürütülen “kalkınma başarılarının”, hegemonik kapitalizmin insânî mâliyeti son derecede ağır olan bir türevi olduğu(devlet kapitalizmi) bugün anlaşılıyor.

İhtiva ettiği olanca enerjik protestolarıyla sosyalist mücâdeleler târihi, nihâî tahlilde kapitalizmin dinamiklerinden birisidir. Bir tarafıyla evet, kapitalizmin işleyişini zora sokar; diğer tarafıyla da onu besler ve tahkim eder. 19.Asır’da bu protestolar şâhikasına çıkmış, 20.Asır’da ise Batı’daki “sosyal” cilâlı; Doğu’daki despot devletler üzerinden kolayca ehlileştirilmiştir. Duvar’ın yıkılmasıyla ateşlenen Yeni Sol, kabûl etmek gerekir ki reel-bilimsel sosyalizmi reddetti. Gelin görün ki, liberâl temalar üzerinden kültürel temelde , ilkine göre daha gevşek olsa da yeni bir Aydınlanmacı dalga üretmekten de geri kalmadı. Hâsılı Aydınlanmanın hegemonik tesirleri bu çevrelerde aşılabilmiş değildir.

Yeni Sol’un tasavvurları sermâyenin merkezden çevreye kaymasının doğurduğu ve kültürelleşmenin doldurduğu bir boşlukta yaşandı. AB ve Kanada çölünde bir serap gördüler. Hâlbuki Marx’ın haklı olarak işâret ettiği gibi sermâye kaçınılmaz olarak merkezîleşmeyi ve yoğunlaşmayı içerir. “Proleterya diktatörlüğü” ise nihâî tahlilde bunun tarzlarından birisidir. Kapitalizm, Batı’da evcilleştirdiği işçi sınıfı mâliyetlerinden kaçmak için Pasifik açılımını yaptı ve Çin’e gitti. Orada özlediği merkezî yapıları inşâ edebileceği bir alanı kullandı. Maoculuk bunun altyapısını zâten veriyordu. Bu sâdece endüstrinin merkez değiştirmesini değil, aynı zamanda teknolojik gelişmenin de yer değiştirmesini ifâde ediyordu. Şimdi yeni teknoloji, merkezîleşme ve yoğunlaşmada devlete olan bağımlılığı da sona erdirecek ve küresel ölçekte mümkün kılabilecek yeni imkânları sunuyor. Onca kavga, onca mücâdele, milyonlarca insanın ölümü. Buyurun; işte sentez. Para baronu bir âilenin ferdi olan Nat Rothschild adını koydu bile ; Küresel sosyalizm… Şaşırmayalım; aldanmayalım da…

Google+ WhatsApp