Kur’an’ın Model İnsan Tipi: Mü’minler-1, 2 ve 3

Kur’an’ın Model İnsan Tipi: Mü’minler-1, 2 ve 3

Her dinin, her düşünce biçiminin ve her ideolojinin kendine göre yetiştirmeyi hedeflediği bir insan tipi vardır ve her din, her düşünce biçimi ve her ideoloji kendi dünya görüşüne göre de bir fert ve toplum oluşturmayı hedefler. Biz bu ferdin ve toplumun söz ve davranışlarına bakarak

Kur’an’ın Model İnsan Tipi: Mü’minler-1

 

Rahman Ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla,

Her dinin, her düşünce biçiminin ve her ideolojinin kendine göre yetiştirmeyi hedeflediği bir insan tipi vardır ve her din, her düşünce biçimi ve her ideoloji kendi dünya görüşüne göre de bir fert ve toplum oluşturmayı hedefler. Biz bu ferdin ve toplumun söz ve davranışlarına bakarak onların neyi ve kimi temsil ettiklerini, nereye ait olduklarını tespit edebiliriz. Bu çerçevede İslam da kendine özgü bir insan tipi oluşturmayı hedeflemiştir. İşte Mü’min, İslam’ın yetiştirmeyi hedeflediği insan tipinin adıdır.

Şunu bilmeliyiz ki bu dinin sahibi nasıl ki Allah’sa mü’min kişiliğin özelliklerini belirleyecek olan da sadece Allah’tır. Hiç kimse kendine göre bir mü’min tanımlaması yapamaz.

Mü’min/Müslüman kavramı da diğer çoğu kavramlarımız gibi Kur’ani bağlamından koparılmış, işlevsizleştirilmiştir. Yapmamız gereken öncelikli işimiz, kavramlarımızı ait oldukları yere teslim etmektir.

Kavramsal olarak baktığımızda mü’min iman eden kimseye verilen addır. İman ise E-M-N  امن kökünden türemiş olup “ İnsanın emniyette iken üzere bulunduğu güven hali, insanın üzerinde emin kılındığı şeyin adı olarak kullanılır.”  (Müfredat)

İman asla körü körüne bir ön kabul değildir. İman teriminin kökeninde “ emin olma” durumu vardır. İman eden, iman ettiği varlıktan emindir. İnsan, tanımadığı, ne ve kim olduğunu bilmediği bir varlığa iman edebilir mi? Hayır.

İmanın esası tanımaktır. İman bilinçli bir tercihin neticesinde gerçekleşen bir kabul etme halidir. İman eden kişi düşünerek, araştırarak, sorarak, sorgulayarak ve aklederek kalben tatmin olduğunda iman gerçekleşmiş olur. Böyle bir bilinç haliyle iman eden mü’min kişi artık iman ettiği varlığın muvahhid bir muhatabıdır. O artık bir mü’min olarak eşyaya, hayata, insana ve kâinata Allah’ın ‘bak ve gör’ dediği yerden bakar ve görür.

Yukarda, iman etmenin şartının tanımak olduğunu ifade etmiştik. Yaratıcısını tanıyan bir mü’min ona nasıl kul olacağını bilmek zorundadır. Bilgisizlik tıpkı bir hastalık gibidir. Nasıl kul olacağımızı bilmiyorsak din dışı nice unsurları dinmiş gibi kabul etme ihtimali vardır. Allah kullarının nasıl kul olmaları gerektiğinin yollarını kitabında ve peygamberin örnekliğinde bize öğretiyor. O halde mü’minler onun belirlediği ölçülerde kul olma mücadelesi vermelidirler. Onun belirlediği ölçülerin dışında ibadet yolları aramak, O’na dinini öğretmeye kalkışma ukalalığı anlamına gelir.

Mü’min, hayatı bütünlüğü içinde ele alır ve hayata asla parçacı bir zihniyetle yaklaşmaz.

Mü’min bir kişiliğin tanınabilmesi karşıtlarının da tanınmasıyla mümkündür. Kur’an, bir hakikatin anlaşılması için, onun karşıtlarını da tanıtır ki, aradaki fark görülebilsin. Mü’min bir kişiliğin karşısında münafık, müşrik ve kâfir insan tipleri bulunur. Kişinin kendini mü’min ismiyle adlandırabilmesi hem kendini hem de karşıtlarını tanımasıyla mümkündür. Allah Kitabında mü’minlerin karşısında duran insan tiplerinin özelliklerini de anlatarak bizlerin teyakkuzda olmamızı istemiştir. İşte mü’min bu tiplerin karşısında duran, Allah’ın kendilerinden razı olduğu model insan tipidir.

Mü’min sıfatı, iman eden ve hayat tarzı olarak İslam’ı seçen bir kişinin kimliğidir. Bu kimlik onu, bulunduğu her ortamda farklı ve ayrıcalıklı kılar. Mü’min kimliği ütopik bir kimlik değil, Peygamberin ve onun yetiştirdiği şahşiyetlerin şahsında yaşanmış hakiki bir kimliktir. Yeter ki o kimliği sahiplenenler taşıdıkları kimliğin gereklerini yerine getirsinler.

Mü’min, hayat tarzı olarak İslam’ı seçmiştir. Bu seçim imanın bir zorunluluğu neticesinde gerçekleşen bir seçimdir. Çünkü bilir ki, iman ettiği Allah mü’minler için İslam’ı uygun görüp seçmiştir. Bu seçim sürecinden sonra onun heva ve hevesine göre davranma özgürlüğü yoktur. O, hayatının sınırlarını vahyin doğrultusunda şekillendirmek zorundadır. İnsanlar din seçimlerini hür iradeleriyle yaparlar; ancak seçim sonrasında keyfi davranamazlar. Onların nasıl düşüneceklerine, nasıl inanacaklarına ve nasıl yaşayacaklarına ALLAH karar verir. ALLAH gerçekten iman eden bir mü’minin ne gibi özelliklere sahip olması gerektiğinin ölçülerini Kitabında bildirmiştir. Gerçekten iman eden ve O’nun iman edenler için uygun gördüğü yaşam biçimine içlerinde bir tereddüt duymadan teslim olanlar, yaşamlarının her alanında vahyi görünür kılmanın çabasını gösterirler.

Mü’mine mü’min olma kimliğini kazandıran belli başlı esaslar vardır. Bunlar olmadan iman eylemi gerçekleşmez.

Mü’min Allah’ı tek bir rab, tek bir ilah olarak tanır. Allah’a has olan bir özelliği başkasına vermez. O hayatını tevhid ilkesi ekseninde şekillendirir. Bu, iman ilkesidir.

Mü’min dini Allah’a has kılarak kul olma bilincini kuşanır. Dine herhangi bir ekleme veya çıkarma yapmayı aklından bile geçirmez. O, dini kendine uyduran değil kendini dine uydurandır. Hiçbir sebep dine karşı lakayt davranmasına yol açmaz, açamaz. Bu da ibadet ilkesidir.

Mü’min’in bireysel ve toplumsal hayattaki yansıması ibadet kavramıyla görünürlük kazanır. İbadetse,mü’minin hayatının bütününün Kur’an’dan beslenerek şekillenmesidir. İbadetler mü’min kişiliği eğitme yollarıdır. O taşıdığı ibadet bilinciyle her daim diri kalmayı başarır; çünkü bütün ibadetler onun Allah’la iletişimini sağlar. Ayrıca ibadetler toplum hayatında mü’minlere bir kimlik ve kişilik kazandırır.

Mü’minler hem bireysel hem de toplumsal hayatlarını iman esaslarına göre şekillendirirler. Kısaca bu iman esaslarına değinmek istiyorum:

Allah, imanın temel esaslarını 2/285. ayetinde şöyle bildiriyor:

Elçi ve o’nunla birlikte olan müminler, Rabbi tarafından o’na indirilene inanırlar: Hepsi, Allah‘a, meleklerine, vahiylerine ve elçilerine inanırlar; O’nun elçilerinden hiç biri arasında ayrım yapmazlar ve: “İşittik ve itaat ettik. Bize mağfiret et ey Rabbimiz, zira bütün yolculukların varış yeri Sensin!” derler. (İman esaslarından sonra ayetin Dua ile tamamlanması bizlere tevazuyu öğretiyor. İmanı nasip ettiği için şükretmeyi öğretiyor.)

– Ve onlar (ey peygamber), sana indirilene de senden önce indirilmiş olana da iman ederler, öteki dünyanın varlığından bütün kalpleriyle emindirler. (2/4)

Özelde ülkemizde, genelde ise kendini İslam dairesinde gören coğrafyalarda imanın bu temel esaslarına iman edildiğinin söylendiği görülür. Bu hususlarda pek sorun görünmemektedir. Esas sorun imanın gereklerine uygun bir hayatın yaşanıp yaşanmamasıdır. Karşımıza çıkan sorunlarda sorunun çözümü için Kur’an’ın referans alınıp alınmamasıdır. Asıl sorun kendini iman dairesinde görenlerin Kur’an’a ve onu pratize eden Peygambere yaklaşım sorunudur.

Bu ayetlerde Allah, imanın esaslarını ortaya koyuyor. Allah’a iman, O’nun iman etmemizi emrettiği her şeye iman etmemizi zorunlu kılar. Burada önemli bir husus daha var ki, o da ilk iman edenin Elçi olması. Mü’minler iman konusunda da elçiyi model/örnek almak zorundadırlar.

İman zihni/akli ve kalbi bir eylem olmakla birlikte pratik hayatta amelle ispat gerektiren bir eylemdir. Amel(eylem) imanın somutlaşmış halidir. Ele alacağımız ayetler bu hakikatı bütün gerçekliğiyle ortaya koymaktadır.

“Asra yemin ederim ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi (salih) ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.” (103/1-3)

İslam, bireysel ve toplumsal hayatta birebir karşılığı olan emirler va’z ediyor. Onun hiçbir emri hayattan soyutlanmış emirler  değildir. Mü’min de bu hayattan soyutlanmış bir biçimde kesinlikle yaşayamaz. Mü’minin model kişi oluşu inancını hayatta dosdoğru yaşıyor olmasıyla kendini gösterir. Kur’an’ın hüküm içeren ayetleri bireysel ve toplumsal hayatta tamamen karşılığı olan ayetlerdir. Vahyin yetiştirdiği model insan tipi olan mü’minler bireysel ve toplumsal hayatlarını iman- amel(eylem) dengesi üzerine kurarlar.

16/90 –Şüphesiz Allah adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık yapmayı ve azgınlığı da yasaklar. O düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.

29/45 –(ey Muhammed!) Kitaptan vahyolunanı oku, namazı dosdoğru kıl. Çünkü namaz insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.

Şimdi Allah’ın Kur’an’da bu model insan tipini yani mü’minleri nasıl vasıflandırdığına bakalım. Mü’min kendi özelliklerini bilmeli ki, hayatına nasıl yön ve şekil vereceğini bilebilsin:

23/1 – Kesin olan şudur ki, inananlar kurtuluşa erişeceklerdir:

(Bu bir sonuçtur. Allah mü’minleri müjdeleyerek başlıyor sözlerine. Sonuçlar sebeplere göre belirir.) Neler bu sebepler:

23.2 – onlar ki, salatlarında (alçak gönüllü bir) duyarlılık içindedirler;

23.3 – onlar ki, boş ve anlamsız şeylerden yüz çevirirler;

23.4 – arınmak için yapılması gerekeni yaparlar;

23.5 – Ve onlar ki, iffetlerini korurlar;

23.8 – ve onlar ki, emanetlerine ve ahidlerine sadakat gösterirler,

23.9 – salatlarını (tüm dünyevi kaygılardan) uzak tutarlar.

23.10 – İşte varis olacak olanlar böyleleridir:

23.11 – Cennete varis olacak ve orada sonsuza kadar kalacak olanlar.(23-Mü’minun Suresi/1-11)

3/110 – Siz, insanlığ (ın iyiliği) için çıkarılmış hayırlı bir topluluksunuz; doğru olanı emreder, eğri olandan alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız…(3-Ali İmran Suresi 110)

8/3 – Onlar ki, namazlarında devamlı ve kararlıdırlar; kendilerine rızık olarak bahşettiğimiz şeylerden başkalarının yararına harcarlar:

8/4 – İşte böyleleridir, gerçekten inanmış olanlar! Rablerinin katında büyük onur, bağışlanma ve çok değerli bir rızık olacaktır onların payı.(8-Enfal Suresi 3-4)

2.3 – Onlar ki, insan idrakini aşa(n olguların varlığı)na inanırlar ve namazlarında dikkatli ve devamlıdırlar; kendilerine verdiğimiz rızıktan başkaları için harcarlar,

2.4 – Ve onlar (ey peygamber), sana indirilene de senden önce indirilmiş olana da iman ederler, öteki dünyanın varlığından bütün kalpleriyle emindirler.

2.5 – İşte Rablerinin gösterdiği yolda yürüyenler onlardır, mutluluğa erişecek olanlarda!

10.62 – Unutmayın ki, Allah’a yakın olanların korkmaları için bir sebep yoktur; onlar acı ve üzüntü çekmeyecekler.

10.63 – Onlar, imana erişip Allah’a karşı hep bilinçli ve duyarlı kalmaya çalışan kimselerdir.

10.64 – Onlar için hem bu dünya hayatında hem de sonraki hayatta müjdeler var. Ve Allah’ın vaadlerinde asla bir değişme olmayacak (olduğuna göre), işte budur en büyük zafer, en büyük başarı!

25.63 – Rahman’ın has kulları ki, onlar yeryüzünde tevazu ve vekar içinde yürürler ve ne zaman kötü niyetli, dar kafalı kimseler kendilerine laf atacak olsa, (sadece) selam! Derler.

25.64 – Onlar ki, gecenin derinliklerinde secdeye vararak ve kıyama durarak, Rablerini anarlar.
25.65 – Ve onlar ki, “Ey Rabbimiz!” derler, “Cehennem azabını bizden uzaklaştır; çünkü onun çektireceği azap, gerçekten, pek korkunç, pek yaralayıcı olacaktır;

25.67 – Ve onlar ki, başkaları için harcadıkları zaman, ne saçıp savururlar, ne de cimrilik yaparlar; bu ikisi arasında her zaman bir orta yol bulunduğunu (bilirler).

25.68 – Ve onlar ki, Allah’la beraber, asla birtakım düzmece tanrılara yalvarıp yakarmazlar ve hukuki bir gerekçe olmadıkça Allah’ın dokunulmaz kıldığı cana kıymazlar ve zina etmezler. Çünkü (bilirler ki,) bunlardan herhangi birini işleyen kimse, bir kötülüğe bulaşmış olmakla (kalmayacak),

25.69 – (fakat) Kıyamet Günü’nde böyle birinin çekeceği azap kat kat artacak ve o Gün aşağılık bir durumda kalakalacaktır.

41.33 – (İnsanları) Allah’a çağıran, doğru ve adil olanı yapan ve “Şüphesiz ben Allah’a teslim olanlardanım!” diyenden daha güzel sözlü kim vardır?

Allah iman edenler için yaşanabilir hayat tarzı olarak İslam’ı seçmiştir. Dolayısıyla İslam’ı tercih etmiş ve Mü’min-Müslim adını almış kişi Allah’ın da hoşnut olduğu kişidir.

Kur’an ayetleri bir mü’minin sahip olması gereken özellikleri açıkça ortaya koymaktadır. Biz mü’minlere ve mü’min olduğunu iddia edenlere düşen en temel sorumluluk Kur’an’ın belirlediği ölçülere uygun bir hayatı yaşamak ve böyle bir örnek hayatın yaşanmasının mücadelesini vermektir. Çünkü Allah Resulü kendi şahsında bu modelliği ortaya koydu ve buna uygun model mü’min şahsiyetler yetiştirdi. Biz mü’minlere de düşen görev aynı bilinç ve sorumlulukla bu görevi yerine getirmektir.

 

 

Kur’an’ın Model İnsan Tipi:Mü’minler-2

 

 

RAHMAN ve RAHİM OLAN ALLAH’IN ADIYLA…

Vahiy, indiği ilk günden itibaren Allah’ın razı olacağı insanı yani mü’min şahsiyeti inşa etmeyi hedeflemiştir. Kur’an’ın tamamı mü’min kişiliğin Allah’la, insanla, hayatla, evrenle ve ahiretle kuracağı ilişki tarzını ifade eder.

Mü’minin esas amacı Allah’ı razı etmektir. Allah’ı razı etmenin yolu ise bize vahiy aracılığıyla ulaştırılmıştır. Bizlerin kendimize göre kulluk yolları belirleme/yeni yollar icat etme hakkımız yoktur. Yol O’nunsa –ki O’nun- o yoldan nasıl gidileceğini belirleme hakkı da O’nundur. Hedefi belirleyen Allah hedefe nasıl ulaşılacağının yolunu da göstermiştir. O halde biz mü’minlere düşen şaşmamak/ şaşırmamak adına O’nun gösterdiği yola teslimiyet gösterip uymak/uygulamaktır.

Mü’min de bir beşerdir. Bu dünya gezegeninde yaşamaktadır. Diğer insanlar gibi onun da giderilmesi gereken ihtiyaçları vardır. O da insanların yaşadığı sorunların muhatabıdır. Fakat bu gezegende mü’min şahsiyetin farkı Yaratanın rahmetinin bir tezahürü olarak elinde Kitabın  ve bu Kitabı pratize etmiş bulunan bir elçinin bulunmasıdır. Mü’min şahsiyet elindeki bu imkanları lehine dönüştürürse kopmaz bir kulpa sarılmış demektir.

Mü’minler hayata, evrene ve eşyaya bakarken elbette vahyin kendine öğrettiği/gösterdiği bakışla bakar, bakmalıdır da. Fakat dünya hayatının cazibesi onun da dökülüşüne şahitlik etmiştir, etmeye de devam ediyor. Dün bu dinin tebliğciliğine soyunan nicelerinin aynı yerde durmadıklarını şahit olmuşuzdur. Mü’min kişiliğin yol kazası yaşamasına hangi unsurlar sebep oluyor? İman ettiğini iddia ettiği halde hangi durumlar onu vahyin belirlediği  yoldan ayırıyor? Ben bu yazımda Mü’min şahsiyeti oluşunu engelleyen akli/nefsi hastalıkları paylaşmak istiyorum.

MÜ’MİN KİŞİLİĞİN OLUŞUMUNU ENGELLEYEN AKLİ ve NEFSİ ENGELLER/HASTALIKLAR

1-Bilgisizlik Ve Bilinçsizlik Hastalığı:

İman etmek, safını belirlemek demektir aynı zamanda. Safını belirlemiş kişidir mü’min. Bu sebeple mü’min kişiliğe sahip kişi tercih ettiği inanç sistemini öğrenmek zorundadır. Tercih yaptıktan sonra ‘bilmiyorum’ diye bir mazeret öne süremez mü’min. O, tercih ettiği dinin dünya görüşünü, evren ve insan anlayışını, farzlarını, haramlarını, küfrün hile ve desiselerini bilmelidir. Bilmelidir ki uyanık olabilsin, uyanık kalabilsin. Bilgi yoksa bilinç de yok demektir. Bilgi bilince açılan bir kapıdır. Mü’min şahsiyet, bilgi donanımına sahip bilinçli kişiliğin adıdır. Bilgi ve bilinçten yoksun bir kişinin mü’minliği ispatsız bir iddiadan ibaret kalır. İddialar ispatlanırsa  bir değer ifade eder.

Mü’min okumak, tefekkür etmek, anlamak, anlamlandırmak zorundadır. O, bilgisizlik ve bilinçsizlik hastalığına yakalandığında mü’min kimliğini de zamanla kaybeder. Sürekli okumak, gözlem yapmak, kendini yenilemek, vahyin gıdasıyla gıdalanmak zorundadır o. Kendini yenilemeyen canlılığını kaybeder ve bu kaybediş kimliğinin de kaybolmasına yol açar. Yaşadığımız hastalıkların temelinde bilgisizlik ve dolayısıyla da bilinçsizlik hastalığının yattığını söylememiz mümkündür. ‘Bilmeyene bildirirler.’ sözü gereğince bilenler bilmeyenler üzerinde söz sahibidirler.

Bilgi ve bilinç sahibi olmak mü’min kişiliği toplumsal hayatta var kılan temel etkendir.  Biliyorsanız hayatta varlık gösterebilirsiniz. Kur’an bize defaten bilmenin öneminden bahseder. “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.” (Zümer/9) Vahiy mü’min için bilginin ana kaynağıdır. Vahiyden beslenen akıl akleder ve kalp bu bilgiyle tatmin olur. Neticede bilgi bilince dönüşünce Allah’ın hoşnut olduğu eylemler yansır hayata.  Bilgi ve bilinç yoksa eylem de yok demektir. İnsan bilmediğini hayata nasıl yansıtabilir ki?

Alemlerin Rabbi “OKU!” emriyle önce bilmemizi ve bilinçlenmemizi emrediyor. Cehaletin bataklığından ancak böyle kurtulabileceğimizi Rabbimiz bize öğretiyor. Kur’an mü’minler için temel bilgi kaynağıdır. O, Rabbinin kendisi için rehber olarak gönderdiği Kitabı öğrenmek,  öğrendiklerini bilince dönüştürmek ve uygulayarak model/örnek olmak zorundadır. Eğer inanç sistemimiz konusunda bilgi ve bilinç yoksa güdülmek, güdülenmek, algı operasyonlarına maruz kalmak kolay olacaktır. Sürekli kandırılıyoruz, aldatılıyoruz. Hem bölgesel hem de uluslararası düzeyde oyunlara geliyoruz. Neden? Çünkü mü’min kişiliğin gerçek anlamda tezahürleri yok pratikte. Çünkü İslam’ın hayat sistemi olduğuna dair bir anlayışı içselleştirememişiz. Çünkü bilmiyoruz; bilinç sahibi değiliz.

Vahyin kılavuzluğunda bilgilenen ve bu minvalde bilinç kazanmış bir mü’mini aldatmak/kandırmak mümkün değildir. O olayların nasıl cereyan ettiğini, olayların arkasında yatan zihniyeti ve zihniyet odaklarını tanır, bilir. Çünkü o Kur’an’ın ahlakıyla ahlaklanmış, hikmetle bakmayı ve görmeyi öğrenmiştir. Mü’min kimliğini kaybetmek istemiyorsa bilgisizlik ve bilinçsizlik hastalığından kurtulmalıdır ki insanlık için model olmaya devam edebilsin.

2-Dünyevileşme Hastalığı:

İslam dünya hayatını kötüleyen, küçümseyen, aşağılayan bir din değildir. Böyle bir anlayış içimize başka dinlerden, felsefelerden, düşünce akımlarından geçmiştir. İslam’a göre dünya ve ahiret birbirinin zıddı değil, bir bütünün iki ayrı parçasıdır.  Dünyanın işlevi ahirete hazırlık alanı, bir imtihan yeri olmasıdır. (Ankebut/2-3) İslam dünya hayatının geçiciliğine vurgu yapar, ancak dünya nimetlerinden yaralanmamızı da ister. (Hadid/20, Ali İmran/14, Nisa/134) Dünya hayatının bir oyun ve eğlence yeri olduğunu hatırlatır (En’am/32, Ankebut/64, Muhammed/36, Hadid/20) ki, dünya hayatının aldatıcı cazibesi bizleri cezbetmesin. Esas olanın dünya-ahiret dengesini kurmak olduğunu söyler İslam.

“Allah’ın sana verdiğinden (harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de iyilik et…” (Kasas/77)

Bir imtihan vesilesi olan dünya hayatı İslam’da ahiretin tarlası olarak görülmüş, burada ekilenlerin orada biçilebileceği ifade edilmiştir. Rabbimiz yarattığı kulun fıtri özelliklerini bildiğinden  dünyevileşme hastalığına karşı mü’minleri uyarmıştır.

Dünyevileşme tedavisi çok zor hastalıktır. Mü’min dünyevileşmenin çok kötü bir hastalık olduğunu idrak ederek yaşamasını ilke haline getirmelidir. Burası imtihanı en çok kaybettiğimiz alan diye düşünüyorum. İnsana verilen kısa bir ömrün sadece dünya nimetlerini elde etmek için harcamaktır dünyevileşme. Dünyevi rahatlık/konfor için Yaratanın çizdiği sınırların rahatlıkla çiğnenmesi, sınırların korunması hususunda hassasiyetin kaybedilmesidir dünyevileşme. İslam çalışmayı, rızık teminini, helal kazancı teşvik etmiş; ancak dünyevileşmeye karşı bizleri uyarmış, uyanık olmaya çağırmıştır.

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaretiniz ve beğendiğiniz meskenler size Allah’tan, Resulünden ve O’nun yolunda cihaddan daha sevimli ise artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah fasık topluluğu doğru yola erdirmez. (Tevbe/24)

Allah’ın yarattığı fıtratta bir değişiklik yok. İnsan dün hangi konularda dünyevileşme hastalığına müptela olmuşsa bugün de aynı konularda dünyevileşme yaşamaktadır. Tevbe/24’te dikkat çekilen hususlar mü’min kişiliğin oluşum sürecine olumsuz etki eden hususlardır. Rabbini razı etmeyi hayatının temel amacı bilen mü’minler bu tehlikelerin farkında olarak yaşar ve yaşanması için uğraşır. (DEVAM EDECEK)

Yazının 1.Bölümünü http://www.iktibascizgisi.com/kuranin-model-insan-tipi-muminler-1/bu linkte bulabilirsiniz

 

Kur’an’ın Model İnsan Tipi:Mü’minler-3

 

 

Mü’minler, Allah’ın şu yeryüzü gezegeninde insanlık için ortaya çıkarmayı hedeflediği model insan tipidir. Çünkü o, kendini yaratanın, kendisi için koyduğu sınırları bilir. O, iradesini Yaratanın iradesine ram etmiş, kendine yüklenmiş sorumluluğun bilincinde olarak hareket etmeyi hayat tarzı haline getirmiştir. Mü’minler, kişiliklerini inşa ederken içerden ve dışarıdan gelecek/gelebilecek akli ve nefsi hastalıklara karşı uyanık olmak zorundadırlar. Bu hastalıkları irdelemeye devam edelim.

MÜ’MİN KİŞİLİĞİN OLUŞUMUNU ENGELLEYEN AKLİ ve NEFSİ HASTALIKLAR

3-İslam’ı başka dinlere/ideolojilere eklemleme hastalığı: İslam, alemlerin Rabbi olan Allah’ın bütün bir insanlık için uygun gördüğü ve hayat tarzı olarak sunduğu projenin adıdır. Bu projenin sahibi onda bir çıkarma veya eklemleme yapılmasına asla razı olmaz. “Şüphesiz Allah katında din İslam’dır…” (3/19) “Kim İslam’dan başka bir din ararsa (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” (3/85) Bu iki ayet gösteriyor ki, Allah biz insanlara İslam’ı seçmiş, bu dini bizler için uygun görmüştür. İslam ilahi bir dindir. Onu ancak vahyin penceresinden bakarak değerlendirebiliriz. Bu noktada yaşadığımız en önemli hastalıklardan biri, sanki Allah dinini eksik göndermiş gibi onu başka sistemlere eklemleme hastalığıdır. Bu, imanımızın zayi olmasına yol açabilecek bir tehlikedir. İslam asla yama kabul etmeyen bir dindir. Yama, eksik olan bir şeyi kapatmak/tamamlamak için yapılır. Allah dinini eksik bırakmamış ki, yamaya ihtiyacı olsun.

Müslüman dünyanın 18.yy itibariyle Batı karşısındaki yenilgisi onu psikolojik olarak sarstı. Bu sarsıntı, İslam’a karşı şüpheleri de beraberinde getirdi. Batı karşısındaki yenilmişlik ve eziklik ruh hali İslam’a Batılıların gözüyle bakmayı da beraberinde getirdi. İslam düşüncesi ve ona ait kavramlar Batı aklıyla yorumlanmaya çalışıldı. Batı hukuku karşısında İslam’ın hukuku indiği döneme dönemin insanına hasredildi. Kimi güruh İslam’a tamamen cephe alırken, kimi de İslam düşüncesiyle Batı düşünce akımlarını uyumlulaştırma/sentezleme/eklemleme yolunu kullandı. Güya bu şekilde yenilgiden bir çıkış yolu bulmuş oluyorlardı. Çok az insan İslam’ın hayatın bütününe hitap eden, başka bir düşünce sistemiyle uyum kabul etmeyeceğini haykırabildi.

Her dönemin ön plana çıkmış bir ideolojisi/düşünce biçimi olagelmiştir. Güç hiçbir zaman sabit olarak kalmamıştır. Güçlüler zayıfları kendine benzetmeye çalışırken zayıflar da güçlüleri taklit ederek içinde bulundukları halden kurtulacaklarını sanmışlardır. Halbuki bu bir yanılsamadır. Sağlam fikirler küllerinden geri doğarlar. İslam’ın gücü zayıflamış görülebilir. Fakat o kendi içinde tutarlı; insanı evreni ve hayatı bütünlüğü içinde ele alan, evrensel hukuk sistemi koyan, adaleti hayatın merkezine koyan insan merkezli bir dindir. Bu  dinde insanlar sadece Allah’n kullarıdır ve bu din  Allah’ın projesidir. İnsanları ve onlar için uygun sistemi Allah’tan başka kim belirleyebilir ki? İnsanı, hayatı ve evreni O’nun gibi kim tanıyabilir, kim uygun yasalar koyabilir? İnsan eliyle yapılan yasalar insana zulüm ve gözyaşından başka ne getirdi ki? Fakat burada önemli bir durum var, o da şu: mü’minlerin model olabilecek pratiği ortaya koyabilme sorumluluğunu yerine getirip getirememe durumu. Çünkü İslam’ın farkı kendini uygulamada gösterir ancak.

Batı karşısındaki yenilmişlik ruh haliyle bazıları İslam’la Laiklik ve Demokrasiyi, bazıları İslam’la Sosyalizmi eklemlendirmeye çalışmış, bazıları ise İslam’la tahrif olmuş dinleri uyumlulaştırma yoluna giderek Allah’ın dinine ihanet etmişlerdir. Bu durum onları öykündükleri yerlere asla yarandıramamış, hatta alay konusu olmalarına yol açmıştır.

Bilelim ki, insan dik duruşuyla değer ve itibar kazanır. Allah Resulü bunun en güzel örneği değil mi?  Onu düşmanlarının bile takdir ettiği bir şahsiyet haline getiren onun duruşuydu. O dinini asla başka yorumlarla /sistemlerle uyumlulaştırmaya çalışmadı, inancını pazarlık konusu yapmadı.

21.yy müslümanlarının da benzer saygınlığı kazanmaları İslam’ı asla pazarlık konusu yapmadan Allah’ın uygun gördüğü şekilde yaşamaları ve İslam’ı başka din  ve ideolojilere eklemleme hastalığından kurtulmalarıyla mümkün olacaktır. Unutmayalım ki, beşer aklının ürünü olan anlayışlar dönemlikken, İslam insanlık için kıyamete kadar baki kalacak yegane dindir.

4-Siyasi bilinç yetersizliği: Bilgi bilinci, bilinç siyasi aklı doğurur. Bilinci hikmet sahibi olarak ele alabiliriz. Allah, Resulüne Kur’an’la birlikte hikmeti verdiğini ifade ediyor. Kur’an kendi bütünlüğü içerisinde okunduğunda, anlaşıldığında ve yaşandığında mü’mine kendine özgü bakış açısı da kazandırır. Kur’an’la inşa olmuş bir şahsiyet, ilk günden itibaren bir duruşun, bir anlayışın ve bir yaşantının sahibi olur. Siyasi bilinç bizi hayata ve olaylara bakışta uyanık kılar. Bugünkü halimizin en önemli sebebinin siyasi bilinç yetersizliği olduğunu söylersek yanlış söylemiş olmayız. Küfür sistemleri ortaya koydukları çirkin senaryolarla bizlere oyun oynarken, Müslüman olduğu iddiasında olanlar oyunu fark edemez durumdalar. Bu da her seferinde oyuna gelmemize/getirilmemize yol açabilmektedir.

Müslümanlar olarak siyasi bilinç yetersizliğinin faturasını her gün acı ödüyoruz. Kendimize özgü bir fikir, bir hayat tarzı, bir ilişki biçimi ve küfür karşısında bir ahlaki duruş üretemediğimizden sürekli oyunlara geliyoruz. Halbuki Kur’an bize küfür ehliyle nasıl ilişki kuracağımızı, onların bizler için neler düşündüğünü, ne gibi hesaplar yaptıklarını bildirdiği halde Kur’ani siyasi bilinçten yoksun oluşumuz sebebiyle dünya üzerinde olup bitenleri anlayamıyor; sadece duygusal tepkiselliklerle kendimizi rahatlatıyoruz. Bunun sonucunda da rahatça manipüle ediliyor, aldatılıyoruz.

Şu ayetler bizlerin siyasi bilinç sahibi olmasının önemini ortaya koyuyor:5/51. “ Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez.”

2/120. Sen dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hıristiyanlar asla senden razı olmazlar. De ki: “Allah’ın yolu asıl doğru yoldur.” Sana gelen ilimden sonra, eğer onların arzu ve keyiflerine

uyacak olursan, bilmiş ol ki, Allah’tan sana ne birdost, ne bir yardımcı vardır.

3/118. Ey iman edenler! Sizden olmayanlardan hiçbir sırdaş edinmeyin. Onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar. Hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların kinleri konuşmalarından

apaçık ortaya çıkmıştır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Eğer düşünürseniz size âyetleri açıkladık.

3/119. İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz; onlar ise, bütün kitaplara iman ettiğiniz hâlde, sizi sevmezler. Onlar sizinle karşılaştıkları zaman “inandık” derler. Ama kendi başlarına

kaldıklarında, size karşı kinlerinden dolayı parmaklarını ısırırlar. De ki: “Öfkenizden ölün!” Şüphesiz Allah, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) bilir.

3/120. Size bir iyilik dokunursa, bu onları üzer. Başınıza bir kötülük gelse, ona sevinirler. Eğer siz sabırlı olur, Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, onların hileleri size hiçbir zarar vermez. Çünkü Allah onların işlediklerini kuşatmıştır.

2/14. İman edenlerle karşılaştıkları zaman, “İnandık” derler. Fakat şeytanlarıyla (münafık dostlarıyla) yalnız kaldıkları zaman, “Şüphesiz, biz sizinle beraberiz. Biz ancak onlarla alay ediyoruz” derler.

Mü’min mü’mince bir duruşun sahibi insandır. Duruş sahibi olmak siyasi bilinç taşımayı da zorunlu kılar.  Bu bilinç ona hem içerdeki hem de dışardaki düşmanlara, düşmanların oyun ve desiselerine karşı nasıl bir tutum sergilemesi gerektiğini fark ettirir. Hem uzak tarih hem de yakın tarih İslam düşmanlarını dost edinenlerin nasıl rezil olduklarına şahitlik etmiştir. İslam düşmanlarını dost İslam’la ve mü’minlerle bir işi olamaz. Düşman uyanık, çünkü uyumuyor; gece gündüz demeden planlar yapıyor, projeler hazırlıyor. Bizlerin siyasi bilinçten yoksun oluşumuz onların işlerini kolaylaştırıyor. Çünkü siyasi bilinç yetersizliği rahat güdülmenin/güdülenmenin bir başka adıdır.İslam bütünlüğü içinde ele alındığında onun ibadetlerinin bile siyasi bilinç kazandırdığı görülecektir. Hayatımızı bu bilinçle düzenlediğimizde yeniden ayağa kalkışımız mümkün olacaktır.

 

 

ismail kahveci

iktibas çizgisi

 

Google+ WhatsApp