Kur’an’ın İnsanlara Sunduğu İki Alem vardır

Kur’an’ın İnsanlara Sunduğu İki Alem vardır

Kur’an’ın üzerinde durduğu ve insanlara takdim ettiği iki âlem vardır. Biri bu Dünya âlemi, diğeri ise tümüyle bize gayb olan Ahiret âlemidir. Kur’an, bilinmeyen âlemi insan için bilinen âlemdeki nesnelere benzeterek insanın anlayabileceği bir yöntemle

Kur’an’ın İnsanlara Sunduğu İki Alem vardır

 

Kur’an’ın üzerinde durduğu ve insanlara takdim ettiği iki âlem vardır. Biri bu Dünya âlemi, diğeri ise tümüyle bize gayb olan Ahiret âlemidir. Kur’an, bilinmeyen âlemi insan için bilinen âlemdeki nesnelere benzeterek insanın anlayabileceği bir yöntemle anlatmaktadır. Anlatılan şeylerin gerçek mahiyeti ise sadece kendisine benzetilenlerin mahiyetiyle tıpa tıp aynı demek değildir. Bilinen bir şeye benzetilerek anlamamız temin edilmektedir.

Bunlar ister cennet hayatıyla ve içindeki nimetlerle ilgili olsun, ister cehennem ve içindeki yiyecek ve cezalandırma ile ilgili olsun, anlayabileceğimiz bir yöntemle anlatılmaktadır. Allah’ın zatı ve sıfatlarıyla alakalı anlatımlar da böyledir. Hudeybiye’deki, Rıdvan biatı anlatılırken: “Allah’ın eli sizin elinizin üzerinde idi.” (Fetih 48/10) İfadesi mecazen ifade edilmiştir.

Nur suresindeki Allah’ın nuru anlatılırken de aynı yöntemle anlatılmıştır. “Melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı kıldık” derken de aynı yöntem kullanılmıştır. Biz bunlara iman ederken, mahiyeti ile ilgili her hangi bir yoruma girmeyiz. Hepsi Rabbimizdendir iman ettik demekle yetiniriz. Ayetin son cümlesinde verilmek istenen mesaj da budur diye düşünüyoruz.

Müteşabihin te’viline yeltenenlerin vasıflarının gayet açık bir ifadeyle ortaya konulduğunu görüyoruz. “Kalbinde eğrilik bulunanlar, Fitne çıkarmak için bu yola tevessül ederler“.

Yukarıda te’vil kelimesini açıklarken Tefsir ve yorumdan ayrı bir anlama da geldiğini söylemiştik. Geri dönmek, döndürmek, ayeti muhtemel manalardan birine hamletmenin yanı sıra, bir şeyin gerçek mahiyetini ortaya koymak anlamına da gelmektedir. Her hangi bir insanın erişemediği gayb âlemine ait olan bir şeyin hakikatini ortaya koyma gücü olmadığından Allah Teâlâ, “onun Te’vilini Allah’tan başkası bilmez” buyurmaktadır. İlimde derinleşmek gayba muttali olmak anlamına gelmediğinden Râsihûn’un da :”Hepsi Rabbimizdendir iman ettik” demekle teslimiyetlerini bildirirler. Bunu da ancak akılını kullanabilen akıl sahiplerinin düşünebileceği belirtilmiştir.

Bununla müteşabih’at konusunda Müslüman’ın nasıl inanıp davranacağı belirlenmiş olmaktadır. Yoruma girmeden “hepsi Rabbimizdendir” diyerek teslim olmak ve olduğu hal ile inancını oluşturmak durumundadır. Bu konuda mahiyetini ancak Allah bilir ise ki öyle ifade ediliyor, söylenecek her söz, karanlığa taş atmak olacağından bir değer ifade etmeyecektir.

Beyhaki’nin Ebu Hureyre’den naklettiği bir hadiste şu ifadelere yer verilmektedir:

“Kur’an beş vecih üzerine nazil oldu: Helal, haram, muhkem, Müteşabih ve emsal. Helali işleyin, haramdan kaçının, muhkeme tabi olun, Müteşabih’e inanın ve emsalden de ibret alın.” İmam Şafii bunu, bir müfessir için bilinmesi gerekli Kuran ilimlerinden olarak nitelendirmiştir.

Buraya kadar olan açıklamalardan sonra şöyle bir hükme varmamız mümkün olacaktır:

Kur’an ayetlerinin birbiriyle çelişkisiz, açık, anlaşılabilir nitelikte ve ayetleri bir biriyle desteklenerek uyum içerisinde tahkim edilmiş; her yönden gelecek irdeleme, eleştirme karşısında sarsılmaz oluşuyla tamamı Muhkem;

Kur’an, geldiği yer ve kaynağı itibariyle, insanın erişip ulaşamayacağı bir kaynaktan yani Allah’tan olması nedeniyle tümüyle Müteşâbih;

Kur’an’da yer alan konuların mahiyeti itibariyle ise, bir kısmı Muhkem ve bir kısmı Müteşabih’tir (ayetler konuları itibariyle bir kısmı gaybi konulara, bir kısmı da müşahede âlemine dünyaya ve ef’aline aittir.) Bu kelimelerin kullanıldığı ayetlere bakıldığında bu gerçeği görmek mümkündür. Bu nedenle ayetlerde geçen değişik ifadeler asla birbiriyle çelişki oluşturmamaktadır.

Bunun Kur’an’daki bir başka örneği de Allah’ın zahir ve batın oluşudur. Allah’ın varlığı yarattığı eserleri ile zahir iken, Zatının mahiyetinin bilinemezliği ile batındır. (Hüvel evvelü, vel ahiru, vez zahiru, vel batın)

Müteşabih ayetleri “manası bilinmeyen ve çok anlamlı ayetler” diye açıklamak, mesaj için gönderilmiş bir kitabın ruhuna asla uygun düşmemektedir. Manası bilinmeyen bir sözün gönderilen muhatap açısından bir anlamı olmadığı gibi; gönderen açısından da bir şey ifade etmez. Her mesaj sahibi mesajının, maksadının kedisine gönderilen tarafından anlaşılmasını ister. Aksi halde göndermenin bir anlamı olmayacaktır. Aksini iddia etmek abesle iştigal olur ki Allah bundan müstağnidir. O halde, Kur’an’ın muhatabı olan ilk toplumda her ayetin ifade ettiği bir manası mutlaka vardır. Bize düşen ilk toplumun anlayışına ulaşmak için gayret göstermektir.

Eğer bir ayetin zannedildiği gibi birden çok anlamı olursa, dindarlar arasında birliği temin etmek mümkün değildir. Allah ise insanları Kur’anla, Kur’an’da birleşmeye çağırıyor. İnsanları hangi anlamında birleştireceksiniz? Bu asla mümkün olmazdı.

 KUR’AN’DA HAKİKAT VE MECAZ:

Bir dilde kullanılan kelimelerin iki anlamı vardır, biri HAKİKİ diğeri ise MECAZİ anlamıdır. Kelimenin hangi anlamda kullanıldığını, içinde kullanıldığı cümlenin ifade ettiği mana belirler.

“Allah’ın rahmetinin belirtilerine bir baksana. Toprağı öldükten sonra nasıl diriltiyor? İşte O; bütün ölüleri de muhakkak diriltecek. O; her şeye kadirdir.Tabiidir ki sen ölülere katiyen işittiremezsin; dönüp giden sağırlara da çağrıyı duyuramazsın.” (Rum 30/50-52)

Burada birinci ayette geçen “ölüler” ifadesi gerçek anlamında kullanılmış, ikinci ayetteki ölüler sözü ise mecazî anlamında kullanılmıştır. Ayrıca (2/73, 259-260, 3/49, 5/110, 7/57, 22/6, 30/50) hakiki anlamında, (Fatır 35/ 22 ) de de mecazi anlamda kullanılmıştır.

İslam âlimleri mecazın Kur’an’da olup olmadığı konusunda ihtilaf etmişlerse de, çoğunluk varlığını kabul etmiştir. Kabul etmeyenler mecazı yalanın kardeşi olarak kabul ettiklerinden Allah’ın ayetlerinde böyle bir şeyin olamayacağını söylerken;

Kabul edenler ve Belâgat sahipleri, “mecazın hakikatten daha beliğ olduğunda ittifak etmişlerdir. Kur’an ibaresinin tatlılığı, çekiciliği ve güzelliği biraz da kendisinde mevcut olan mecazlardan ileri gelir” demişlerdir.

Mecazı iki kısımda mütalaa etmek mümkündür: Birincisi MECAZI AKLÎ, Diğeri ise MECAZI LÜGAVİ’dir.

1- Mecazi akliye Mecazı Müfred de denilmektedir. Örnek Bakara suresinin 16. ayeti: “Onlar hidayet karşılığında sapıklığı satın alan kimselerdir. Bu yüzden yaptıkları ticaretten kazanç elde edememişler ve de hidayete erememişlerdir.”

“Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.” (Fetih 48/10)

Buradaki Allah’ın eli, satın almak ve kazanç ifadeleri mecazı müfret veya mecazi akli olarak kullanılmıştır.

2-Mecazı Lügavî: Bir lafzın başka bir manaya kullanılmasının çeşitli yönleri vardır. Güç yönünden, güzellik yönünden, büyülük yönünden v.b. Bütün bir parça için de kullanılabilir. Bir kimsenin güç yönünden, cesaret yönünden v.b. yönlerden aslana benzetilmesi veya güzellik, ahlak yönünden meleğe benzetilmesi gibi.                                                                                             Ve Allah ile beraber başka bir ilaha tapma. O’ndan başka ilah yoktur. O’nun yüzünden (zâtından) başka her şey helak olucudur. Hüküm O’nundur ve siz O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas 28/88)

Burada da Allah’ın zatı yerine vechi/yüzü ifadesi kullanılmıştır. Bu konuda ilk eser, Ebu Ubeyde Ma’mer El Müsenna (Ö. 210/ 825)’nın Mecazü’l Kur’an’ıdır. Son olarak da Seyyid Kutup’un Et Tasvirü’l Fenniyyü’l Fil Kur’an adlı eseridir.”

KURAN’DA “İTAAT” KAVRAMI

İnsanın ve insani ilişkilerin varolduğu her zeminde varlığından söz edilen “itaat kavramı”, kullanıldığı yerler itibariyle şu anlamlara gelmektedir: Yumuşamak, ele gelmek, alışmak, yatışmak, boyun eğmek, başkasının üstünlüğünü kabul etmek, muvafakat etmek, bir şeye gücü yetmek, nafile ibadet etmek, teşvik etmek, izin vermek ve gönülden davranmak.

İslam’da, her konuda olduğu gibi itaat kavramına da anlam kazandıracak olan vahyin belirleyiciliğidir. Bu kelimenin Kur’an’da geçtiği ayetlere bakarak kimlere hangi şartlarda itaat edileceğini, kimlere edilmeyeceğini ve bunun nasıl bir önem taşıdığını görmemiz mümkün olacaktır.

Bu ayetlerin başında Nisa suresi 59. ayeti gelmektedir: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, sizin için daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.” (4/59)

Bu ayetin beyanı ile, iman nimetine kavuşup, kulluk bilincine ulaşan her insan, gizli ve açık Allah’a itaat etmek zorundadır. Bu itaat, Allah’tan başka ilah tanımamak, O’ndan başkasına boyun eğmemek, O’nun hükmünün en üstün olduğuna inanmak, emir ve yasaklarını gönülden benimsemek, O’nun rızasını her şeyin üstünde görmek, O’na itaat olduğu sürece Allah’a itaat eden emir sahiplerine itaat etmek. Bu minval üzere oluşturacağı itaat zincirinin her halkası en başında bulunan Allah’a itaat halkasına bağlı olduğu sürece bir anlam kazanacaktır. Kendisine itaat edilen ile, Allah arasında bir itaat zinciri yoksa, böyle bir itaatin sonucunda sevap elde edilemediği gibi, yapılan bu itaat sadece kendisine itaat edilenin rızasını kazandırır, Allah’ın değil. Çünkü Allah yalnızca kendisi için, kendi adına yapılan işlerden razı olmaktadır.

Peygambere itaat peygamberlerin, Allah tarafından seçilip gönderilmiş olmalarından ve mutlak surette Allah’a olan itaatinden dolayıdır. Bu nedenle peygambere itaat etmek de Allah’a itaat etmek anlamına gelmektedir (4/80). Ona isyan etmek veya yalanlamak da Allah’ı yalanlamak olacaktır.

Çünkü peygamber bulunduğu makamda Allah’ın elçisi ve O’nun ayetlerini insanlara Allah adına okuyan kimsedir. Bu nedenle Peygamberin şahsına karşı yapılan bir şey, aslında peygambere karşı yapılmış bir hareket olmayıp, onu elçi olarak gönderene karşı yapılmış demektir. “De ki: Eğer Allah dileseydi ben onu size okumazdım. O da onu hiçbir şekilde size bildirmezdi. Bilirsiniz ki, ben sizin içinizde bundan önce yıllarca bulundum. Siz hâlâ aklınızı başınıza toplamayacak mısınız?”(10/16) Bu nedenle Peygambere yapılan itaat ve isyan onu elçi seçen Allah’a yapılmış oluyordu: “Kim Resûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik!”(4/80). Ayetin bu kısmında verilen mesajın doğru anlaşılması gerekir. Peygambere itaat Allah’a itaat, peygambere isyan da Allah’a isyan olacağına göre, herhangi bir konuyu Peygambere arz etmek de Allah’a arz etmek olacaktır. Konuyu Peygambere arz etmek, ayrı bir makama, ayrı bir kaynağa, ayrı bir yönteme arz etmek değildir. Yine Allah’a arz etmek demektir. Çünkü, Allah’a arzın yolu peygamberden geçmektedir.

Hükümleri belirleyici Allah’tır; insanlara tebliğ edip okuyan ise O’nun elçisidir. Elçilik sıfatının gereği olarak yaptıkları, kendini elçi seçen adınadır. Bundan dolayı muhatap olduğu muamelenin sonucu da elçi göndereni ilgilendirmektedir (10/15 ve 42/48).

Emir sahiplerine itaate gelince, bizden olan emir sahiplerine, Allah’a ve Resulüne itaat ettikleri sürece itaat edin demektir. Ayrıca: “sizden olan” kaydı ile de imanı şart koşmaktadır. Müslümanlara emir olabilmek için, ancak kendileri gibi iman etmiş bir kimse olması gerekmektedir. İman etmeyenlerin bu itaata layık olması söz konusu değildir (3/149).

Emir sahibine itaat etmenin bir diğer şartı ise, verilen emrin Allah’ın koyduğu hudutlar dahilinde olması gerekmektedir. İslam’da İtaat Piramidinin en tepesinde Allah vardır. Sonra sırasıyla Peygamberler ve Emir Sahipleri gelmektedir. Yapılan iş en büyük olana itaati içermiyorsa, onun hiçbir değeri yoktur. Bu konuda peygamberimiz de (as): “Allah’a itaat etmeyene itaat edilmez” buyurmuştur. Nebevi mektebin ilk mezunlarından olan Hz. Ebu Bekir (r.a ), kendisini halife seçen topluma ilk konuşmasında şöyle hitab etmişti: “Ben sizin en hayırlınız olmadığım halde size emir oldum. Allah ve resulüne itaat ettiğim sürece sizin de bana itaat etmeniz gerekir. Fakat ben Allah ve Resulüne itaat etmeyecek olursam, sizin de bana itaat etmeniz gerekmez. Beni düzeltiniz!” Bu anlayış daha sonra: “Halik’a isyanda mahluka itaat yoktur” şeklinde bir Mecelle maddesi olarak kaydedilmiştir.

Emir sahiplerinin kimlikleri konusunda İslam’ın ilkesi Hucurat suresi 13. ayetinde belirtilerek: “…sizin en hayırlınız Allah’tan en çok korkanınızdır…” buyurulmuştur. Kavim, kabile, dil ve renk şartı getirilmemiştir. Liyakat konusunda ise, kişinin verilecek işe ehil olması istenmiştir: “Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla görendir.(”4/58) Bir sonraki ayette ise: “Eğer bir şey hakkında çekişir iseniz, onu Allah ve Resulüne arz edin. Allah’a ve ahiret gününe inanıyor iseniz; bu sizin için hem hayırlı hem de netice itibariyle daha güzeldir” buyuruluyor. Ayetin bu bölümünün Müslümanlara, hakkında açık bir nass olmayan konularda izlemeleri gereken yöntemle alakalı bir ufuk verdiğine inanıyoruz. Konunun çözümünü, dinin genel prensipleri çerçevesinde arayın demektedir.

Peygamberimiz hayatta iken kendisine arzedilen bu gibi konularda açık bir hüküm var ise ilgili vahyin açık olan hükmünü bildirmiş; yoksa vahyin bütünlüğü içinde olayı değerlendirerek uygun olan çözüm yolunu göstermiştir. Bu yöntemin doğruluğu ve güzelliği ise ancak, Allah’a ve ahiret gününe inananlar tarafından bilinir ve kabul edilir demektir.

Toplumda yaşanılır bir düzenin tesisi için emir sahiplerine itaat bu işin olmazsa olmazıdır. Devlet olarak yaşayan toplumlarda böyle olduğu gibi, en ilkel bir kabilede de durum bundan farklı değildir. Toplumun en küçük birimi kabul edilen ailede bile, küçükten büyüğe doğru itaat silsilesi varlığını göstermektedir.

Her dünya görüşü kendi sınırları içerisinde kendi ilkelerini kabule ve bu ilkeler çerçevesinde oluşan otorite makamlarına itaate çağırmaktadır. Hak-batıl bütün dünya görüşlerinin muhtaç olduğu şey itaattir. İtaat olmadan hiçbir düzen hükmünü icra edemez. Ancak Allah, Peygamberin şahsında bu çağrıya: “Ey Peygamber! Allah’tan kork, kafirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir” (33/1) ikazında bulunarak, Allah’tan başkasına itaatin insana, dünyada ve ahirette hüsrandan başka bir şey getirmeyeceğini bildirmiştir.

Allah’a itaat çerçevesinde olan bir başka konu da, anne ve babaya yapılması istenen itaattir: “Biz, insana, ana ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer ana- baba, seni bir şeyi körü körüne Bana ortak koşman için zorlarlarsa, o zaman onlara itaat etme. Dönüşünüz Banadır. Yaptıklarınızı size bildiririm” (29/8). “Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır” (31/14). “Eğer onlar seni, hakkında bir ‘ilim’ olmayan şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak Banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.” (31/15) “Rabbin kesin olarak şunları emretti: Ancak kendisine ibadet edin, anne ve babaya iyilik edin. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara “öf” bile deme ve onları azarlama. İkisine de tatlı ve güzel söz söyle. İkisine de acıyarak tevazu kanatlarını indir. Ve şöyle de: “Ey Rabbim! Onların beni küçükten terbiye edip yetiştirdikleri gibi, sen de kendilerine merhamet et.” (17/23-24) “Eğer Rabbinden umduğun bir rahmeti aramak için sözü geçen kimselerden yüz çevirmek mecburiyetinde kalırsan, o vakit de onlara yumuşak bir söz söyle!” (17/28)

Ebeveyn ilişkilerindeki itaati bu şekilde hükme bağlayan Allah, aile ilişkileri konusunda da şöyle buyurmaktadır: “Eğer bir kadın kocasının serkeşliğinden veya yüz çevirmesinden endişe ederse, barışarak aralarını düzeltmelerinde bir mahzur yoktur. Anlaşma her zaman hayırlıdır. Nefisler ise kıskançlığa meyillidir. Eğer arayı düzeltir ve geçimsizlikten sakınırsanız şüphe yok ki, Allah yapacağınız her şeyden haberdardır.” (4/128) Aile hayatını başlatan ‘nikah’ın bir akit olması sebebiyle, akdin taraflarından birinin akdin şartlarına uygun davranmaması durumunda diğerini, hakkını aramaya yöneltir. Bununla ilgili Allah’ın beyanı şöyledir: “Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikayette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah, sizin konuşmanızı işitir. Çünkü Allah, işitendir, bilendir. İçinizden zıhâr yapanların kadınları, onların anaları değildir. Onların anaları ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Şüphesiz onlar çirkin ve yalan bir söz söylüyorlar. Kuşkusuz Allah, affedicidir, bağışlayıcıdır. (58/1-2) “Kadınlardan zıhâr ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin karılarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir. Size öğütlenen budur. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Buna imkan bulamayan kimse, temas etmeden önce aralıksız olarak iki ay oruç tutmalıdır. Buna da gücü yetmeyen, altmış fakiri doyurur. Bu (hafifletme), Allah’a ve Resulüne inanmanızdan dolayıdır. Bunlar Allah’ın hükümleridir. Kâfirler için acı bir azap vardır.”(58/3-4)

Sonuç

İtaat, insan ile oluşturulan yapıların temel harcıdır. İtaat olmadan taş üstüne taş konulamaz. İtaatin olmadığı yerde aileden, toplumdan devletten ve en küçük bir oluşumdan söz edilemez. Nizamdan, düzenden ve huzurdan bir şey bulunamaz. İtaat toplumsal yaşamın olmazsa olmazıdır. Hal böyle olunca insan mutlaka birilerine itaat etmek zorundadır.

İnsanın kendisi gibi bir varlığa itaat etmesi hem zor gelmiş, hem de tarih boyu insanlığa huzur getirmemiştir. Güçlünün zayıfa hükmettiği, zalimin mazlumu ezdiği, hak ve adaletin güçlüden yana kullanıldığı, mazlumların insan yerine konulmadığı, güçlünün çıkarı uğruna zayıfların açlığa, sefalete ve ölüme mahkum edildiği bir dünyaya tarih şahitlik etmiştir. Bu nedenle Allah’a itaati olmayan insana itaatte hayır yoktur.

İnsan için huzur, saadet, hak ve adalet, güven ve emniyet, mazlumlar için merhamet ancak Allah’a, Elçisine ve Allah ve elçisine itaat eden kimseye itaatte vardır. İnsanlık bu itaatinin mürüvvetini hem dünyada hem de ahirette görecektir. Bu va’din sahibi Allah’tır. (14/12). Allah ise vadinden asla dönmez.

 

hüseyin bülbül

iktibas çizgisi

Google+ WhatsApp